Giriş yapmadınız.

lale_zar

Profesyonel

  • "lale_zar" bir kadın
  • Konuyu başlatan "lale_zar"

Mesajlar: 1,830

Kayıt tarihi: Aug 12th 2015

Konum: allaturkaa

  • Özel mesaj gönder

41

Wednesday, 30.09.2015, 00:22

II. KILIÇ ARSLAN DÖNEMİ (1155-1192)


I. Kılıç Arslan’ın torunu ve I. Mesut’un oğludur. 1144’te Elbistan’ın fethi üzerine babası onu buraya melik atadı. Babasıyla birlikte Haçlılara karşı savaştı. Sultan Mesut Kilikya Seferi’nden dönüşünde hastalandı. Türk töresine uygun olarak üç oğlu arasında paylaştırdı. Büyük oğlu Kılıç Arslan sultan unvanıyla Konya’da tahta çıkacak, ötekilere de melik unvanıyla kendilerine verilen vilayetlere gideceklerdi. Sultan Mesut tüm beylerin huzurunda tahtından inerek oğlunu tahta çıkardı. Böylece II. Kılıç Arslan resmen sultan ilan edildi (1155). II. Kılıç Arslan, hükümdarlığının ilk yıllarında tahtta hak ileriye sürerek ayaklanan kardeşleriyle uğraşmak zorunda kaldı. Ortanca kardeşini yakalatıp öldürdü. 1156’da Maraş’a yürüdü ve kenti ele geçirdi. Topraklarına saldıran Suriye Atabeyi Nurettin Mahmut Zengi üzerine yürüdü. 1157’de Anteb’i (Ayıntab) ele geçirdikten sonra Raban’ı kuşattı. Artan kuvveti rakiplerini telaşa düşürdü. Başta Bizans olmak üzere yöredeki beyler bir ittifak kurdular. Kılıç Arslan bu işbirliğini bozmak için harekete geçtiyse de başarılı olamadı ve 1162′ de İstanbul’a gitti. İmparator I. Manuel Komnenos ile buluştu. 1163’te Danişmendliler üzerine yürüdü. 1165’te Elbistan, Darende ve Tohma Suyu kıyılarını, 1169’da da Kayseri ve Zamantı yöresini Danişmendilerd’en aldı. Daha sonra kardeşi Şehinşah üzerine yürüdü. Ankara ve Çankırı’yı ele geçirdi. 1171’de Malatya’yı kuşattıysa da bir süre sonra kuşatmayı kaldırmak zorunda kaldı ve Kayseri’ye döndü. 1175’te Danişmendlilerin elindeki tüm kentleri alarak beyliğe son verdi. Kılıç Arslan’ ın giderek Bizans İmparatorluğu için ciddi bir tehlike haline geldiğini gören İmparator Manuel Komnenos, komuta ettiği bir orduyla Kılıç Arslan’a karşı harekete geçti. Bizans Ordusu Myriokephalon’un (Hoyran Gölü ile Kumdanlı arasındaki dar bölge) bulunduğu dar ve sarp vadiye girdi. Pusuda bekleyen Türk Ordusu, her yandan hücuma geçerek düşmanı ok yağmuruna tuttu. Korkunç bir bozguna uğrayan ve pek çok kayıplar veren İmparator Manuel Komnenos sultana barış önerisinde bulundu. Sultan, Eskişehir’deki istihkâmların yıkılması koşuluyla bu öneriyi kabul etti (Eylül 1176). Myriokephalon zaferi Türk ve Bizans tarihinin önemli olaylarından biridir. Kılıç Arslan batı sınırlarını güvence altına aldıktan sonra doğuya yöneldi. 1178’de Malatya’yı aldı. Bir ara Selahattin Eyyubi ile çekişmeye girdiyse de 1180’de Malatya’ya döndü ve ilerlemiş yaşına karşın Batı Anadolu’da yeni fetihler yaptı.

İlerlemiş yaşı nedeniyle ülkeyi eski Türk töresine göre 11 oğlu arasında paylaştırdı (1185). Kılıç Arslan ülkeyi 11 oğlu arasında paylaştırırken, yaşamının son günlerini huzur içinde geçirmeyi umuyordu, ancak oğullarının saltanat kavgasına girmeleri huzurunu kaçırdı. Büyük oğlu Melikşah babasına karşı savaş açtı. Kendisini zorla veliaht yaptırarak Konya’da tahta oturdu (1189). Bu arada Anadolu’ya giren Üçüncü Haçlı Ordusu, Konya’ya girdi (1190). Kılıç Arslan’ın barış önerisini kabul ederek Kudüs’e doğru yola çıktılar.Oğlu Melikşah’ın yanında göz altında tutulan Sultan Kılıç Arslan bir fırsatını bulup oğlu Nurettin’in yanına gitti. Daha sonra öteki oğullarını dolaştı, ancak hiçbirinden sevgi ve saygı görmedi. Sonunda küçük oğlu Gıyasettin Keyhüsrev onu saygıyla karşıladı. Kılıç Arslan da onu veliaht ilan etti. Birlikte Melikşah ın üzerine Konya’ya yürüdüler. Melikşah, Aksaray’a kaçtı. Kılıç Arslan son bir kez daha tahta oturdu. Melikşah’ı izleyerek Aksaray’a geldi. Burada hastalandı ve Konya’ya dönerken yolda 80 yaşlarında öldü.
Herkes gibiyim ama hiç kimse gibi değilim (Lale)

lale_zar

Profesyonel

  • "lale_zar" bir kadın
  • Konuyu başlatan "lale_zar"

Mesajlar: 1,830

Kayıt tarihi: Aug 12th 2015

Konum: allaturkaa

  • Özel mesaj gönder

42

Thursday, 8.10.2015, 17:12

Dânişmendli Yağıbasan ile II. Kılıç Arslan Arasındaki İlişkiler (1155-1164)
II. Kılıç Arslan’ın saltanatının hemen başlarında, babası zamanında düzelmiş olan Dânişmendliler ile olan ilişkiler yeniden bozuldu. Bunun nedeni Yağıbasan’ın, Anadolu’da Dânişmendli hâkimiyetine son vererek Bizans dahil bölgedeki tüm siyasî güçleri dize g
etiren Sultan I. Mesud’un ölümüyle meydana gelen kargaşadan faydalanarak kaybettiği toprakları geri almak istemesi idi.
Sivas Meliki Yağıbasan, hiç vakit kaybetmeyerek Sultan II. Kılıç Arslan’ın kardeşi Şahinşah’ı, yeğenleri Zünnûn ve İbrahim ile Malatya emîri Zülkarneyn’in de desteğini sağlayarak büyük bir kuvvetle Kayseri üzerine yürüdü ve burayı ele geçirdi. Sultan II. Kılıç Arslan, Yağıbasan’ı durdurmak için derhal harekete geçtiyse de din âlimlerinin araya girerek her iki hükümdarı da savaş yapma fikrinden vazgeçirmeleri sonucu Türk kanı akıtılması engellenmiş oldu. Ancak iki taraf arasında yapılan ateşkese rağmen Dânişmendli Yağıbasan Zengîler’den Nureddin Mahmud’un teşvikiyle yeniden Selçuklu topraklarına saldırmak suretiyle iki Türk devleti arasındaki ateşi körükledi. Yağıbasan, Sultan Kılıç Arslan’ın melikliği döneminde idare ettiği Elbistan’a girerek bölge halkından 70.000 kişiyi kendi ülkesine götürdü. Sultan ona yetişmeye çalıştıysa da Yağıbasan normal yolları tercih etmediği için tâkibattan kurtuldu. Kılıç Arslan Kayseri’ye geldiği zaman onun sert tabiatından korkan halk derhal yanına gelerek itaat arzetmiş, sultan da yanına gelmiş olanları götürmeyeceğine dair yeminli teminat vermiştir.Yağıbasan kendi ülkesine götürdüğü Hristiyan ahaliyi
emniy et içerisinde yerleştirdikten sonra geri dönerek Sultan Kılıç Arslan karşısında karargâhını kurdu.
Bu olaydan sonra da din adamları araya girip her iki tarafı savaştan ve kardeş kanı akıtmaktan men etmeye çalıştılar. Ancak onların çabaları bu defa sonuçsuz kaldı. Yağıbasan ile II. Kılıç Arslan’ın kuvvetleri Şaban 550 ( Ekim 1155) tarihinde
Aksaray’da karşı karşıya geldiler. Savaşı kaybeden Yağıbasan, Sultan II. Kılıç Arslan’a barış teklif etmek zorunda kaldı. Kılıç Arslan Yağıbasan’a güvenmediği ve bu meseleyi kökünden halletmek istediği için kendisine yapılan sulh teklifini kabul etmek istemedi. Fakat din âlimlerinin sultanın ayaklarına kapanarak Müslüman kanı dökmemesi yönündeki yalvarışlarına daha fazla dayanamadı ve barışa razı oldu. Ancak yapılan anlaşmanın maddelerini bir bir dikte ettirmeyi de ihmal etmedi. Papaz Grigor,Sultan II. Kılıç Arslan’ın, Yağıbasan tarafından götürülen Hristiyanların iadesini antlaşma metninde talep etmediğini kaydeder. Süryan Mikhail’in kaydına göre bu iki Türk hükümdarı arasında 1158 yılında bir barış ve dostluk antlaşması yapılmıştır. Sultan Kılıç Arslan, Kayseri Meliki Zünnûn ile de bir dostluk antlaşması yapıp onu amcası Yağıbasan’a karşı kışkırttı
Aslında Sultan Kılıç Arslan’ı din adamlarından ziyade eniştesi Nureddin Mahmud Zengî’nin Selçuklu topraklarına tecavüzü,barışa mecbur etmişti. Nureddin’in bu tecavüzünden başka Kilikya’daki Ermeniler de Maraş’a saldırdılar.Sultan Kılıç Arslan, Yağıbasan ile yaptığı bu sulh sayesinde Ermeniler ve Zengîler ile mücadele etme fırsatı buldu ve onları yeniden itaat altına aldı.Bizans İmparatoru Manuel, Selçuklular’ın Anadolu’daki genç hükümdarına ağır bir
darbeindirmek maksadıyla yeni bir ittifak tesis etti. 1157’de Bafra ve Ünye’yi topraklarına katmış olan Yağıbasan, bu yerleri Bizans’a iade edip ittifaka dahil oldu. Sultan II. Kılıç Arslan’ın eniştesi Zünnûn ve Dânişmendliler’in Malatya hâkimi Zülkarneyn’in deyer aldığı bu ittifak karşısında Kılıç Arslan Bitinya emîri Süleyman’ı imparatora göndererek antlaşma teklifinde bulundu. Papaz Grigor’un kaydına göre,1160 yılında Türkiye Selçuklu Sultanı II. Kılıç Arslan, Elbistan ve buraya bağlı yerleri Yağıbasan’a terk etmiş buna karşılık aralarında bir barış imzalamışlardır. Şüphesiz sultan bu barış ile onu İmparator Manuel’in kurduğu ittifaktan ayırmaya çalışıyordu. Ancak daha sonraki gelişmelerden de anlaşıldığına göre bu barış çok kısa sürmüştür.
Malatya melikiZülkarneyn 555 ( 1160) yılında ölünce yerine oğlu Muhammed geçti ve Kılıç Arslan’a tâbi olarak Malatya’yı idare etti. Sultan II. Kılıç Arslan, Erzurum Saltuklu hükümdarı İzzeddin Saltuk’un kızı ile nikâhlandı. Sultanın eşi kayınpederi İzzeddin Saltuk tarafından zengin çeyizlerle Erzurum’dan Konya’ya gönderilmişti. Bunu haber almakta gecikmeyen Yağıbasan, Kılıç Arslan’a olan düşmanlığı sebebiyle gelin alayının yolu üzerinde pusu kurdu. Kafile pusu kurulan yere geldiğinde ise saldırıya geçerek gelini ve onun çeyizi olan malları ele geçirdi. Sonra Kılıç Arslan’ın hanımı olan bu gelini yeğeni Kayseri Meliki Zünnûn ile evlendirmek istedi. Ancak gelinin Kılıç Arslan’a nikâhlı olması ve İslâm dinine göre başka biri ile evlenmesi caiz olamadığından din adamlarından buna bir çözüm yolu bulunmasını istedi. Din adamları da gelinin dininden dönmesi halinde nikâhının düşeceğini söylediler. Bunun üzerine gelin hanım zorla dininden çıkarıldı sonra da yeniden İslâmiyet’e döndürüldü. İşte bu hile-i şer’iyye sonucunda Zünnûnile evlendirildi.Yağıbasan’ın yaptıkları Sultan II. Kılıç Arslan’ı çok kızdırdı. O, derhal ordusuyla Yağıbasan’ın üzerine yürüdü. Her iki ordu arasında uzun süren çatışmalar çok kan dökülmesine neden oldu. Sonunda Sultan Kılıç Arslan Bizans ordusu tarafından desteklenen Dânişmendli kuvvetleri karşısında mağlup olmaktan kurtulamadı(1162).Yağıbasan, sultanın karargâhını ele geçirip altın tahtlarını ve diğer kıymetli eşyasını aldı. Aralarında bir mütareke imzalanınca aldıklarını sultana geri verdi. Bu olayın 1164 veya 1165 yıllarında meydana geldiğine dair rivâyetler de vardır.Bizans İmparatoru Manuel, her iki Türk hükümdarına da gizliden adamlar göndererek aralarındaki mücadeleyi körüklüyordu. Onun amacı şüphesiz birbirleri ile savaşa tutuşmuş olan Dânişmendlilerden ve Selçuklulardan tamamen kurtulabilmekti. Ancak o, Kılıç Arslan’ı kendisi için daha tehlikeli bulduğundan Yağıbasan’a para ve silah yardımında bulunmaktaydı
Kılıç Arslan, Yağıbasan karşısında mağlup olunca, onunla bir mütareke imzaladıktan sonra Bizans’tan yardım istemeğe karar verdi.
KAYNAK ;
Doç. Dr. Muharrem Kesik
Herkes gibiyim ama hiç kimse gibi değilim (Lale)

lale_zar

Profesyonel

  • "lale_zar" bir kadın
  • Konuyu başlatan "lale_zar"

Mesajlar: 1,830

Kayıt tarihi: Aug 12th 2015

Konum: allaturkaa

  • Özel mesaj gönder

43

Monday, 23.11.2015, 05:07

Anadolu Selçukluları zamanında, müslüman toplumun sosyal ve dinî yapısı ile mezhebî eğilimlerinin tespit edilebilmesi ancak, Türklerin Anadolu’ya hangi inançlarla geldiklerine ve neler bulduklarına bağlıdır. Bundan dolayı biz önce, Türklerin Anadolu’ya göçlerini ve bu göçlerle birlikte Anadolu’ya taşınan dinî inanç boyutunu incelemeye çalıştık. Daha sonra Selçuklu yönetiminin uyguladığı sosyal ve dinî politika ile bu politikalara paralel olarak toplumsal yapıda kendiliğinden oluşan şehirli ile göçebe halkın birbirlerine bakış açılarını ve bunun dinî-mezhebî alana yansımasını irdelemeye gayret ettik. Neticede ise günümüzde ön plana çıkan ve Anadolu’ya özgü olan Alevîlik ve Sünnîlik gibi ayrışmalar ile bunların o döneme ait tarihî temelleri olarak kabul edilen bir takım sosyo-ekonomik merkezli toplumsal olaylarla bağlantılarının olup-olmadığını tespite çalıştık.


1. Türklerin Anadolu’ya Göçleri ve Sonrasında Oluşan Sosyal Yapı :

Büyük Selçuklu Devletinin kurulması ile Türkistan’dan İslâm ülkelerine hızlı bir göç
yaşanmaya başlanmıştır. Selçuklu sultanları 1071 Malazgirt Savaşına kadar, hem Bizans’ın

gücünü zayıflatmak ve hem de ülkede olası iç huzursuzlukları önlemek amacıyla yoğun bir
şekilde cereyan eden bu Türkmen nüfusun Anadolu’ya sevkini teşvik etmişlerdir.1 Yani,
Selçuklu Yönetimi, göçebe Türkmenlerin kalabalık olmasının birtakım sosyal ve ekonomik
sıkıntılara sebep olmasından endişe etmiş ve kendi yurtlarının selameti açısından, bir tedbir
olarak, bu göçleri sürekli olarak Anadolu’ya yönlendirmişlerdir.

Türkistan’dan, önce İran, sonra Azerbaycan ve Doğu Anadolu topraklarına gelmiş olan
Türkmenler, kaynakların ifade ettiği gibi, çok kalabalık olmaları nedeniyle yer bulma sıkıntısı
çekmişler ve neticede Anadolu’yu, kendileri için kolayca fethedilebilecek ve daha iyi yaşama
imkanları temin edilebilecek bir ülke olarak görmüşlerdir.2 Böylece, Anadolu’ya olan bu
Türkmen göçünün siyasî sebepleri kadar iktisadî sebeplerinin de önemli olduğu görülmektedir.
1071 Malazgirt zaferi ile birlikte Anadolu’ya büyük bir Türk nüfusu göçü yaşanmıştı.
Çünkü bu zaferin ardından, Bizans’ın askeri gücü zayıflamış ve artık Türkler karşısında güç
oluşturacak bir ordusu kalmamıştı. Böylece Anadolu’nun daha kolay bir şekilde Türkleşme ve
İslamlaşma dönemi başlamış ve bu süreç birkaç asır sürmüştü.3 Malazgirt savaşı sonrası yaşanan ve aralıksız olarak XIV. Yüzyıla kadar devam eden bu göç dalgaları ile Anadolu’ya gelen Türklerin büyük çoğunluğunu Maveraünnehir, Horasan, Azerbaycan ve Erran bölgelerinden gelen topluluklar oluşturmuştur.

Büyük Selçuklular açısından, Anadolu’nun fethi hayatî bir öneme sahipti. Çünkü yapılan
bu fetihlerle ülkelerine gelen yoğun Oğuz göçleri karşısında bir yandan onlara yurt bulma ve
onları yerleştirme işini sağlıyorlar, diğer yandan da kendi ülkelerinin iç huzurunu sağlamada
zorluklarla karşılaşmıyorlardı. Bunlara ilaveten, Bizans’a karşı cihad faaliyetlerini de böylece
devam ettirmiş oluyorlardı.4

Anadolu’ya İran’dan gelen göçlerin nedenlerinden birisi de, hiç şüphesiz Büyük Selçuklu
Devletini kuran Oğuzların, devleti kuran unsur olmakla birlikte, bürokraside, yani devletin
yönetim kademelerinde yer alamamış olmaları ve bundan dolayı da devlet yönetimine karşı
olumsuz bir tavır almış olmalarıdır. Selçuklu yönetiminin bu şekilde kendi ırkdaşları olan
Türkmenlere karşı bir nevi kayıtsız ve ilgisiz davranması ve onları devlet hizmetlerinden
mahrum bırakması, Türkmenler üzerinde olumsuz bir takım etkiler bırakmıştır.5 Sonuçta Büyük
Selçukluların İran’da, Anadolu Selçuklularının da Anadolu’da, Türkmenlere karşı ihmalleri ve
yanlış hareketleri, her iki ülkeye büyük zararlar vermiş, belki de bu devletlerin zamanla
zayıflayarak yıkılmalarına zemin hazırlamıştır.

Büyük Selçuklular tarafından Batı boylarına sevkedilen ve bundan dolayı da yönetime
karşı nefret hissi duyan Türkmenler, Anadolu Selçukları zamanında da benzer bir muameleye
tâbî tutulmuş ve Batı istikametinde uç bölgelere yerleştirilmişlerdir. Üç bölgelere sevkedilen bu
Türkmen topluluklar, tabiatıyla yönetime karşı bir tepki olarak, geleneksel yapılarını koruma
hususunda çok hassas davranmışlardır.6 Bu durum da Anadolu’da Türkmenler arasında dışa
kapalı sosyal bir yapının oluşmasında ve böylece de eski inanç ve geleneklerin devam
ettirilmesinde önemli bir etken olmuştur.

Büyük Selçuklular zamanında, sosyal ve ekonomik sebeplerden dolayı Türkistan’dan
Anadolu’ya kalabalık bir Türkmen göçünün yaşandığını ifade etmiştik. Anadolu’ya gelen bu
Türkmen topluluklar İslamiyeti benimsemekle beraber, onu kendi sosyal ve ekonomik imkanları
ölçüsünde öğrenmeye ve yaşamaya çalışmışlardır. Neticede tıpkı Büyük Selçuklular zamanında
olduğu gibi, Anadolu’da da yerli müslüman halk, birtakım inanç ve davranışlarından dolayı bu
göçebe topluluklardan pek hoşlanmamıştır. Ağırlıklı olarak, Arap-Fars kültür unsurları ile
desteklenen devlet yönetimi de, göçebelere karşı benzer bir bakış açısıyla yaklaşmış ve onları
kazanmaktan çok başından savmaya çalışmıştır. Bu durum, Türkistan’da olduğu gibi,
Anadolu’da da göçebelerin dillerini kolayca anlayabildikleri bazı derviş ve şeyhleri kendilerine
önder olarak kabul etmelerini ve dini bilgilerini onlardan öğrenmelerini beraberinde getirmiştir.7
Daha sonraları geleneksel göçebe kültürünün bir devamı niteliğindeki, bir takım sema ve raks
ayinleri icra eden bu şeyh ve dervişlere yönetim kadrosunun ilgi duymuş olması, onların zorunlu
olarak Türkmenlerin ruhî anlayışına uyma ihtiyacından kaynaklanmıştır.

Anadolu’ya gelen ilk Türkmen Topluluklar, genellikle göçebe bir hayatı sürdüren
topluluklardı. Ancak XIII. Asırdan itibaren, göçebelerle birlikte, şehirlerde yaşayan sanatkarlar,
tüccarlar ve alimler de Anadolu’ya gelmişlerdir.8 Dolayısıyla bu asırdaki göçlerin çok farklı
zümreleri Anadolu’ya taşıdığını görmekteyiz.

Anadolu’ya gelen ve sayıları 1-2 milyon arasında bulunan göçebe Türkmenler Anadolu
Selçuklu devleti içerisinde her alanda önemli değişmelere sebebiyet vermişlerdir. Mesela,
Yönetim, gelen göçebe toplulukları asayiş nedeniyle küçük gruplar halinde Doğu ve Orta
Anadolu’nun bozkırlarına dağıtma ihtiyacı hissederken, göçebeler de göçten önce yaşadıkları
bölgelerin şartlarına benzer özellikler taşıyan bölgelerde yaşamayı kendilerince tercih
etmişlerdir.9 Yönetim, göçlerle gelen halkı yerleştirme konusunda, daha önceden de şehirlerde
yaşamış olanları, genellikle şehir merkezlerine köylere ise daha önceden kırsalda göçebe olarak yaşayanları yerleştirmiştir. Böylece Anadolu’ya gelen toplulukların kendi sosyal sınıflarına bağlı olarak yerleştirildiklerini görmekteyiz. Bu yerleştirme politikası ile de yönetimin, sosyal
bütünlüğün sağlanmasını ve ekonomik verimliliğin arttırılmasını amaçladığını söyleyebiliriz.
Böylece göçebelerin ancak yaylalarda ve kışlaklarda hayvancılık yaparak üretime katkı
yapabilecekleri düşünülmüş, esnaf ve tüccar grubunun da şehirlerde yerleştirilmeleri uygun
görülmüştür. Buna bağlı olarak, büyük bir çoğunluğu hayvancılıkla uğraşan ve hayvanlarını
doyurmak için sürekli kışlak ve yazlık bölgeleri gezmek zorunda olan Türkmenler, aynı zamanda
zor hayat şartlarına karşı kendi içlerinde güçlü, geleneksel sosyal bir yapıyı da oluşturmuşlardır.

2. Dinî Yapı :

Selçuklular döneminde Anadolu’daki dinî hayatın bilinmesi açısından, Oğuz Türklerinin
baştan beri yayılmış oldukları bütün Horasan, Azerbaycan, Irak ve Suriye bölgelerindeki dinî
hayatlarının dikkatle incelenmesi gerekmektedir. Çünkü Oğuzların, yurtlarını terk ettikten sonra
ilk uğrak yerleri Horasan olmuştur. Horasan, Oğuzların yayılmalarında bir çıkış vazifesi
görmüştür. Oğuzlar böylece burada müşterek bir dini anlayışa sahip olmuşlar ve gittikleri her
yere bu dini duygu ve düşüncelerini götürmüşlerdir.10 Bu bağlamda Anadolu’daki dini hayatı
inceleme konusu yaparken, Türklerin Horasan ve İran sahasında bulunduklarında, büyük ölçüde
İran, hatta kısmen Hint kültürünün tesirinde kalarak yayıldıkları hemen her bölgeye bu
kültürlerin izlerini taşımış olmalarını dikkatten uzak tutmamalıyız.


Önceden de işaret ettiğimiz gibi, Anadolu’daki dini hayat, Anadolu öncesi yaşanan dini
hayatın bir devamı niteliğinde olmuştur. Anadolu öncesinde olduğu gibi Anadolu’da da şehirli ve
göçebe topluluklar arasındaki dini hayat bakımından var olan bir takım farklılıkları burada da
aynen devam etmiştir. Özellikle Selçuklular zamanında Anadoluda kentli halkın çoğunlukla
kitabî-sünnî anlayışa sahip olduğunu düşünürsek, köylerde ve uç bölgelerde yaşayan, şifahî ve
geleneksel inanç yapısını taşıyan, çoğu göçebelerle bu şehirli sünnî halk arasında dini anlayış
bakımından farklılıkların daima var olduğu düşünülebilir.

Dini ilimlerin öğretildiği medreseler ile birtakım dini müesseselerin ağırlıklı olarak
şehirlerde olması, şehirli halkın, tabiatıyla göçebe ve köylü halka nispeten daha yüksek bir din
bilgisi ve kültürüne sahip olduğu gerçeğini ifade etmektedir. Şehirlerden uzak bölgelerde
yaşayan halk ise, Türkmen şeyh ve dervişlerin etkisinde dini bilgileri zayıf ve inançları
çoğunlukla geleneksel ananelere dayalı dini bir hayatı sürdürmüştür.11 Bu göçebe Türkmenlerin
kitabî-dini bilgiler açısından zayıf olmaları, onları, Ehl-i Sünnet anlayışıyla tam örtüşmeyen bazı
mezhebî ve tasavvufî faaliyetlerin propagandaları karşısında pasif bir durumda bırakmış olması
düşünülebilir. Ancak bu durum, Türkmenlerin bütünüyle Ehl-i Sünnet dışı mezhep ve tarikatların
inançlarını benimsedikleri anlamına gelmez.


Yine bu bağlamda Türkmenlerin karşılaştıkları farklı din ve mezhep mensuplarına karşı
hoşgörülü yaklaşımları da yine onların Ehl-i Sünnet dışı inanışları benimsediklerine dair bir
anlam ifade etmez. Çünkü onların bu hoşgörülü yaklaşımının benzeri bütün Selçuklu Türklerinde
görülmektedir. Özellikle XII. Ve XIII. Yüzyıllarda, derviş gazilerin inanç ve davranışlarında,
İslâm dünyasının hiçbir yerinde karşılaşmadığımız bir dini müsamahayla birlikte cihad ve
İslamlaştırma anlayışının beraber olduğunu görmekteyiz.12

Moğol istilası ile birlikte farklı tarikatlere mensup şeyh ve dervişler, gerek emniyet
açısından ve gerekse fikirlerini daha kolay bir şekilde yaymak maksadıyla Anadolu’yu kendileri
için iyi bir ortam olarak tercih etmişlerdir. Bunlardan yüksek ve gelişmiş kültür çevresinden
gelenler genellikle şehirlere yerleşmiş ve bürokraside etkin rol oynamışlardır. Göçebeler
arasındaki tasavvufî hayat ise, daha çok eski Türk inanışlarındaki Ozanları çağrıştıran babalar
vasıtasıyla, şehirlerde yaşanandan farklı olarak, daha basit ve sade bir anlayış biçimiyle ve
Anadolu şartlarına da uygun bir halk tasavvufu şekliyle yayılmıştır. Bu aynı zamanda göçebe
Türkmenlerin dini anlayışını da yansıtmıştır. Dinî önderlerin bunlara öğrettiği müslümanlık,
Türkmenlerin yaşayışına uygun, sade ve daha çok menkıbelere dayalı, tasavvufi yönü, yani
duygusallığı ağır basan bir müslümanlık anlayışı şeklinde olmuştur. Bu anlayışa sonradan bir
nevi Türk Halk Müslümanlığı da denilmiştir. Çünkü bu Türkmen boyları, henüz yüzeysel bir
İslâm anlayışına sahip olduklarından, hem eski şâmânî inançları ve hem de atalarından kalma bir takım geleneksel sözlü inançları bünyelerinde taşımışlardır. Aynı zamanda, bunlar, şehirlerde
yaygın olan Fars kültürünün her türlü etkisinden uzak olarak, Türkçe konuşan “abdal” veya
“dede-baba” unvanlarını taşıyan din büyüklerinin vaazlarını heyecanla dinlemiş ve anlatılanları
yaşamaya çalışmışlardır13. Dini yaşantıları açısından Türkmenler, İslâm’ın öngördüğü kimi dini
kuralları tamamen özümseyememiş, buna karşın eskiden beri devam ettiregeldikleri sazlı-sözlü
şölenleri devam ettirmişlerdir. Bu noktada, namaz, oruç, hac gibi göçebe hayatı ile birlikte ifa
edilmesi güç olan ibadetler, Türkmenlerin ilgisini çekmemiştir. Böylece Türkmenler din
büyükleri olarak bildikleri baba ve dedeler tarafından telkin edilen eski geleneklerine de uygun
olan, sade ve sûfiyâne bir dille sunulan bir İslâm anlayışını kendilerine daha yakın
bulmuşlardır.14 Türkmenler, kendilerine ilahiler, şiîrler okuyan ve Allah rızası için kendilerine
nasihatta bulunan bu şeyhleri eskiden kutsallık verdikleri ozanlara benzetmişler ve onların
söylediklerine tabi olmuşlardır.

Anadolu’ya devam eden sürekli göçler, aynı zamanda İslâm öncesi inanç unsurlarının da
Anadolu’ya taşınmasını sağlamış ve böylece göçebe Türkmen kültürünün takviyesine sebep
olmuştur. Anadolu’da göçler sonucu yaşanan İslâmlaşma XIV. yüzyılın başlarına kadar devam
etmiştir.

Anadolu’ya göçlerle birlikte, özellikle Moğol İstilasından sonra pek çok alim gelmiş ve
bunların eliyle de medreseler devlet kademesinde etkili olmuştur. Yönetimin Farsça’yı resmi dil
olarak kabul etmiş olması da bu gerçeğe dayanmıştır. Buna bağlı olarak devletin kuruluşu
sırasında hizmet ederek sıkıntı çekmiş olan ve eski Türk kültürünü yaşatan Türkmenler ise
devletin bu gidişatı karşısında millî kültürlerini temsil maksadıyla Farsça yerine Türkçe’yi
yerleştirmeye çalışmışlardır.15 Türkmenler, kendi geleneklerini devam ettirmek pahasına
yönetim tarafından kendilerine teklif edilen uzlaşmayı ve zorunlu iskanı da reddetmişlerdir. Bu
da Türkmenlerin yönetimle var olan ilişkilerine zarar vermiştir.

Bu açıklamalar ışığında Anadolu’daki İslâmlaşma olayını oluşum itibarı ile değerlendirmek gerekirse, bunu; medrese alimleri ile tekke ve tarikat mensupları olmak üzere iki grupta değerlendirebiliriz. Medrese alimleri İslâmiyetin Ehl-i Sünnet inancına bağlı kalarak dinî,hukukî ve sosyal muamelelerle ilgili konularla meşgul olmuşlarken, tarikat ve tekke mensupları ise daha çok mistik düşüncelere bağlı kalmışlardır. Bunlar arasında büyük şehirlerin zengin ve aristokrat zümrelerine hitap eden tarikat liderleri olduğu gibi, bunlardan farklı olarak Türkmen çevrelerden oluşan köy, kasaba ve uç bölgelerdeki halka hitap eden tarikat şeyhleri de varolagelmiştir. Bu ikinci kesim kendi dini görüşlerine uygun olan inanç, ayin ve ibadetlerini cemaat yapılarına uygun olarak devam ettirmişlerdir. Bu göçebe Türkmenlerin eski inançlarını devam ettirmelerinde, tarikat şeyhlerinin aynı zamanda birer kabile şefi olmasının büyük etkisi olmuştur. Böylece hem şeyh hem de şef olan bu şahsiyetler, kabilelerini daha kolay bir şekilde idare etmişlerdir. Netice itibariyle, Anadolu Selçukluları sünnî İslam anlayışını bir devlet politikası olarak savunmuş, Türkmenler ise İslamiyeti müslüman olmadan önceki inanç ve geleneklerin etkisinde kalarak anlamış ve buna uygun tarzda zahirî bir İslâm anlayışına tâbi olmuşlardır.

3. Mezhebî Yapı :

Anadolu’da yaşayan müslüman halkın arasında var olan en önemli dinî farklılığın,
şehirlerde yaşayan halk ile göçebe Türkmenler arasındaki anlayış farklılığı olduğunu biliyoruz.
Bu anlayış farklılığı sonraki dönemlerde de devam etmiş ve Anadolu’da resmî sünnî din anlayışı
dışında farklı bir müslümanlık anlayışı oluşmuştur. Zaman içerisinde bu din anlayışı farklılığı,
topluluklar ve devletle göçebe Türkmenler arasında bir takım mücadelelere sebebiyet vermiştir.
Şehirli halkın, göçebeleri küçük görmeleri, şehirli ile göçebeyi ayırt etmek için göçebeler
hakkında “Akılsız Türkler” “Pis Türkler” “İsyancı Dinsiz Türkler” gibi suçlamalarda
bulunmaları taraflar arasında bir kopukluğu oluşturmuştur. Yine devletin toprak rejimindeki
uygulamaları, koymuş olduğu ağır vergiler ve kimi devlet yöneticilerinin Türkmenlere kötü
davranmaları Türkmenlerle Selçuklu yönetimi arasında bir mücadelenin oluşmasına zemin
hazırlamıştır.16

Anadolu Selçuklularında var olan bu toplumsal anlayış farklılığı, Türkmenler arasında
resmî sünnî anlayışın dışında bir anlayışın kabul edilip yayılması için her türlü ortamı müsait
hale getirmiştir. Bu mücadele, neticede Türkmenlerin Selçuklu yönetimine karşı isyan etmelerine kadar varmıştır. Günümüzde bu konuda tartışılan husus, bu isyanın temelinde varolan birtakım sosyal ve ekonomik sebeplerin yanında, dini anlayış farklılığından doğan herhangi bir etkenin de olup olmadığıdır. Bazı araştırmacılar, Türkmenlerin bu rahatsızlığını örneğin, Babaî İsyanında olduğu gibi, Selçuklu yönetiminin uyguladığı haksız uygulamalara karşı halkın tabiî bir tepkisi olarak değerlendirmekte ve bu olayın temelinde din ve mezheple ilgili bir sebebin olmadığını ifade etmektedirler.17 Bu görüşe göre, Babaî hareketini başlatanlar ve bu harekete katılanlar sünnîdirler. Selçuklu yönetiminin zulmüne karşı çıkmışlardır. Selçuklu yönetimi ise, savaşmayı meşrulaştırmak için bunlara “Rafîzî”, “Harici” gibi çağrışımlar veren bir takım sünnîlik dışı isnatlarda bulunmuştur. Bazı araştırmacılar ise, bu isyanın temelinde diğer sosyal ve ekonomik sebeplerin yanında din anlayışının da etkili olduğunu ileri sürmektedirler. Bu anlayışta olanlara göre bu isyanı başlatanlar şiîliğe meyyâldirler. İsyana katılan Türkmenler de zaten sünnîlik dışı bir müslümanlık anlayışına tabi olarak yaşamaktaydılar. Böylece bu isyanın dini anlayış farklılığından kaynaklandığı kimi yazarlar tarafından özellikle vurgulanmaktadır.18


Bu dönemde, Anadolu’da var olan şiî-batınî mezheplerin faaliyetleri hakkında kesin bir
şey söylenmemekle beraber, Türkmenlerin, özellikle de Babaîler İsyanını başlatan Baba İshak ve Baba Resül’ün şiîlikle ilgilerinin olup olmadığı meselesi de önemli görülmektedir. Çünkü Baba İlyas’ın Türkmenleri etkilediği muhakkaktır. Ancak Türkmenlere neler öğrettiğine dair bugün birinci elden bilgilere sahip bulunmamaktayız. XIII. Yüzyılda Selçuklu yönetiminin sünnî
olmasına rağmen, Türkmenlerin atalarından kalan inanışları devam ettirmelerinde, şiîliğe dönük
bir propagandanın da etkili olması mümkün görülebilir.19 Netice itibariyle 1240 yılında patlak
veren Babaî İsyanının temelde Selçukluların temsil ettiği resmî anlayışa karşı millî bir
ayaklanma olduğu ve bu isyandan sonra Türkmenlerin şiî-batınî unsurların etkisinde daha çok
kalmış olabilecekleri söylenebilir.20

Selçuklular zamanında Anadolu’da yaşayan Türkmenlerin dinî-mezhebî inançlarını
kısaca sunmaya çalıştık. Şimdi de buna paralel olarak bu dönemde yaşayan halkın inançlarında
günümüzde anlaşıldığı şekliyle bir tür Şiîlikten ve Alevîlikten söz edilebilir mi, bunu izaha
çalışacağız :

Şiîlik veya sünnîlik dışında, hareket ettiğini farzettiğimiz, Babaîler hareketi dışında,
Anadolu’da resmî anlayışa karşı oluşan bir tepki hareketi yaşanmamıştır. Bilindiği gibi,
Türklerin İslâmiyeti kabul ettiği ve İran’a göç ettiği yıllarda, aralarında sünnî davetçilerin
yanında şiî davetçilerin de bulunmasından hareketle, Türkler arasında sünnîlik kadar şiîliğin de
benimsenmiş olması mümkündür. Sonradan Abbasiler zamanında Türklerin sünnîliği seçtiği ve
Selçuklu Devleti’nin de sünnîliği resmî din anlayışı olarak benimseyip koruduğu bilinmektedir.
Ayrıca Anadolu’da Moğolların şiîliğe yardım etmiş olmaları düşünülebilir. İlhanlıların ise,
çoğunlukla müslüman olmadıklarından dolayı mezhepler arasında tarafsız kalmış olmaları
mümkündür. Bundan da resmî anlayış olan sünnîliğin menfî yönde etkilendiğini düşünebiliriz.
XIV. yüzyılda Moğolların halk bazında sünnî müslümanlığı kabul etmeleri yanında
hükümdarların şiîliğe meyyal görünmeleri Anadolu’da şiîliğin gelişmesine yardımcı olmuştur
denilebilir. Şiîliğin Anadolu’da Moğolların Anadolu’yu istila etmeleri ile yayılma imkanı
bulduğu bir gerçektir. Ancak bundan önce Anadolu’da bir şiî hareketinin olup olmadığını
belirtmek zordur. Belki bunu takip eden iki yüz yıl içinde Doğu Anadolu’daki Türkmenler
arasında şiîliğin bazı izlerini bulmak mümkündür. Yine Anadolu Moğollar döneminde de
önceden olduğu gibi bir müslüman ülke olarak varlığını devam ettirmiştir. Moğolların, önceleri
mezheplerle ilgisizliğinden dolayı, şiîler Selçuklular zamanında bulamadıkları propaganda
imkanını bulmuşlardır. Buna rağmen Anadolu'da bu dönemde sünnîlik ile şiîlik arasındaki
farklılıkların pek iyi anlaşılmadığı kanaatindeyiz.21


Yrd.Doç.Dr. Metin BOZKUŞ
Herkes gibiyim ama hiç kimse gibi değilim (Lale)

lale_zar

Profesyonel

  • "lale_zar" bir kadın
  • Konuyu başlatan "lale_zar"

Mesajlar: 1,830

Kayıt tarihi: Aug 12th 2015

Konum: allaturkaa

  • Özel mesaj gönder

44

Thursday, 4.02.2016, 13:11

ANADOLU SELÇUKLU DEVLETİNİN KÜLTÜR VE MEDENİYETİ

Devlet Yönetimi

-Anadolu Selçuklu Devleti'nde hükümdarlara 'Sultan' ünvanı verilmiştir.'Melik' unvanı taşıyan hükümdar oğulları illerin yönetiminden sorumlu tutulmuştur.
'Atabey' adı verilen eğitmenler tarafından yetiştirilen meliklerin bağımsızlıklarını ilan etmelerini engellemek amacıyla yetkileri sınırlı tutulmuştur.

-Anadolu Selçuklu Devleti'nde ülke işleri 'Divan'da görüşülmüş ve yürütülmüştür.

-Ülkenin hükümdar ailesinin ortak malı sayılması,taht kavgalarına ve parçalanmalara yol açmıştır.

Görevlileri:

-Vezir-i Azam: Sultanın Yardımcısı
-Naip:Hükümdar vekili
-Müstevfi:Mali işlerin sorumlusu
-Pervaneci:Tımar dağıtımının ve toprak işlerinin sorumlusu.
-Emir-i Dad:Adalet işlerinin sorumlusu
-Kad'i Leşker:Askeri davaların sorumlusu
-Reis'ül Bahr(Emir'ül Sevahil): Donanma Sorumlusu

Divan Çeşitleri

-Vezaret Divanı: Devletin genel işlerinden sorumlu divandır.Başkanı vezir-i azamdır.

-Pervane Divanı-Dirlik topraklarının dağıtıldığı divandır.

-İşraf Divanı-Devlet kurumlarını denetleyen divandır.

-Tuğra Divanı:İç ve dış yazışmalardan sorumlu divandır.

-Arz Divanı: Savunma işlerinden sorumlu divandır.

-İstifa Divanı:Maliye işlerinden sorumlu divandır.

-Niyabet-i Saltanat Divanı:Hükümdarın ülkede olmadığı ya da seferde olduğu dönemde devlet idaresini yürüten divandır.

ORDU

Türkmenler:Uçlarda sınırları koruyanlardır.Daima savaşa hazır durumdaydılar.

İkta ordusu:İkta topraklarının geliriyle oluşturulurdu.

Hassa Ordusu: Devşirme sistemiyle yetiştirilen maaşlı merkez ordusudur.

Yardımcı Kuvvetler:Bağlı beyliklerden savaş sırasında gönderilen kuvvetlerdir.

Ücretli Askerler: Savaş zamanı geçici olarak görev yaparlardı.(Bu yapılanma Büyük Selçuklularda yoktur)

Donanma:Anadolu Selçukluları'nda güçlü bir donanma bulunuyordu.Donanmanın başında Emir'ül Sevahil (Reis'ül Bahri) adlı görevli bulunuyordu.

EKONOMİ

Selçuklularda esnaflar arasında birlik ve dayanışmayı sağlamak için AHİLİK TEŞKİLATI oluşturulmuştur.Dini ve ekonomik yönü olan ahilik teşkilatının faaliyetleri şunlardır:

-Devletle esnaf arasındaki ilişkiyi düzenlemek
-Mesleki eğitim vermek,özellikle kalfalık,çıraklık eğitimi vermek
-Haksız rekabeti önlemek,
-Ürünlerin kalitesini ve fiyatlarını kontrol etmek
-Cihat anlayışıyla İslamiyet'i yaymak
-Tüketici Haklarını korumaktır...
Herkes gibiyim ama hiç kimse gibi değilim (Lale)

lale_zar

Profesyonel

  • "lale_zar" bir kadın
  • Konuyu başlatan "lale_zar"

Mesajlar: 1,830

Kayıt tarihi: Aug 12th 2015

Konum: allaturkaa

  • Özel mesaj gönder

45

Sunday, 21.02.2016, 23:38

Anadolu Selçuklular dönemine ait mimari eserler
ANADOLU SELÇUKLU CAMİİLERİ Konya Alâeddin Camii - 1155-1219 Niğde Alâeddin Camii - 1223 Malatya Ulu Camii - 1224 Sivas Ulu Camii Konya, Sahip Ata Camii Afyon Ulu Camii - Ağaç direklidir. Sivrihisar Ulu Camii - Ağaç direklidir Kayseri Huand Hatun Camii - 1238 Amasya Burmalı Minare Camii - 1237 - 1247 Sinop Ulu Camii (Alâeddin Camii) - 1267 Amasya, Gökmedrese Camii - 1266 - 1267 Ayaş Ulu Camii Kayseri Develi Ulu Camii - 1281- Anadolu Selçukluları'nın son camisidir. BEYLİKLER DÖNEMİ CAMİİLERİ Manisa Ulu Camii Antalya Yivli Minare Camii Aksaray Ulu Camii Niğde Sungur Bey Camii Kütahya Kurşunlu Camii Kütahya Hisarbey Camii Birgi Ulu Camii Selçuk İsa Bey Camii Milas Hacı İlyas Camii Milas Ulu Camii Beyşehir Ulu Camii ANADOLU SELÇUKLU MESCİTLERİ- Minberi olmayan küçük camilerdir.Tek kubbeli veya düz çatılıdır. Konya, Taş Mescit - 1215 Konya, Sırçalı Mescit Konya, Karatay Mescidi - 1248 Konya, Hoca Hasan Mescidi Konya Erdemşah Mescidi Çankırı Taş Mescid Akşehir, Küçük Ayasofya Mescidi Akşehir, Güdük Minare Mescidi - 1226 Harput, Alaca Mescit (Arap Baba Mescidi) - 1279 MEDRESELER Türk İslam devletlerinde bilim ve düşünce hayatının merkezidir.Anadolu Selçuklu ve Beylikler döneminin en önemli eğitim ve öğretim kurumlarıdır. Danişmendli'lerin yaptırdığı Tokat ve Niksar'daki Yağıbasan Medreseleri .Anadolu'da ilk medrese ve ilk beylikler dönemindedir. 1193'de Kayseri Koca Hasan Medresesi Anadolu Selçuklularında ilk medresedir. ANADOLU SELÇUKLU MEDRESELERİ Kayseri Koca Hasan Medresesi ( 1193 ) - A.Sel. ilk medrese Kayseri Hunat Hatun Medresesi Konya Karatay Medresesi ( 1251 )- Çini ve hat sanatı ile ünlüdür Konya Sırçalı Medrese ( 1242 ) Çini ve hat sanatı ile ünlüdür. Konya Altun Aba Medresesi Konya İnce Minareli Medrese( 1260 ) - A.Sel. Veziri Sahip Ata yaptırmıştır. Sivas Gök Medrese - A. Sel. Veziri Sahip Ata tarafından yaptırılmıştır.Kapısının kenarında yaprak motifi vardır.Bunun üst kısmında Orta Asya hayvan takvimi yerleştirilmiştir. Sivas Burûciye Medresesi Sivas Şifaiye Medresesi Kırşehir Cacabey Medresesi ( 1272 - 1273 ) Akşehir Taş Medrese Amasya Gökmedrese. Erzurum Çifte Minareli Medrese - Anadolu'nun en büyük medresesidir. Beylikler Dönemi Medreseleri Eğirdir Dündar Bey Medresesi Niğde Ak Medrese Karaman Hatuniye Medresesi Kastamonu Köşk Medrese Korkuteli, Emir Sinaneddin Medresesi K Ü M B E T V E T Ü R B E L E R KÜMBET VE TÜRBELER - mezar anıtlardır. Türbe : Dört duvarının üzeri kubbe ile örtülü olanlarına denir. Kümbet : Silindirik, çokgen gövdeli, konik veya piramit çatılı olanlarına denir.Esasını Türkmen çadırlarından almıştır. Anadolu Selçukluları Dönemi Konya II. Kılıçarslan Kümbeti Kayseri Döner Kümbet Kırşehir Cacabey Kümbeti Ahlat Ulu Kümbet Niğde Hüdavent Hatun Kümbeti K Ü L L İ Y E L E R KÜLLİYELER - Camiyle birlikte kurulan medrese, kütüphane, imaret, hastahane ve hamam gibi yapıların bütünüdür. Anadolu'nun en eski külliyesi Mengücekliler dönemine ait Divriği Külliyesi'dir.( İlk beylikler dönemi ) İlk Selçuklu külliyesi Kayseri Huant Hatun Külliyesi'dir. Kayseri Hacı Kılıç Külliyesi Konya Sahip Ata Külliyesi Sivil mimari eserleri ; köşkler ve saraylar, evler, hanlar, kervansaraylar, darüşşifalar, çarşılar, hamamlar ve köprüler.. ANADOLU SELÇUKLU DÖNEMİ SİVİL MİMARİ ESERLERİ Kubadiye ve Kubadabat Sarayı, Alaiye Sarayı, Haydar Bey Köşkü, Hızır İlyas Köşkü. KERVANSARAYLAR - Küçüklerine han, sultanlar tarafından yaptırılanına Sultan Hanı denir. Anadolu'da yapılan ilk kervansaray II. Kılıçarslan zamanında tamamlanan Aksaray - Kayseri yolu üzerindeki Alay Han'dır. Konya - Aksaray yolu üzerindeki Sultan Hanı ile Kayseri - Sivas yolu üzerindeki Sultan Hanı dönemin en büyük iki kervansarayıdır. Antalya - Alanya arasında Alara Han, Antalya - Isparta arasında İncir ve Kıkgöz Hanları, Antalya - Alanya arasında Şarapsa Han, Akşehir - Çay yolunda İshaklı Han, Sivas - Malatya arasında Hekim Han, Afyon - Denizli arasında Ak Han, Antalya - Isparta yolu üzerindeki Evdir Han önemli örneklerdir. DARÜŞŞİFALAR - Günümüzün hastahaneleridir.Darüşşifa veya bimarhane de denilmiştir. Anadolu Selçuklu Dönemi Kayseri Gevher Nesibe Hatun darüşşifası - Anadolu'nun en ünlü ve en eski darüşşifasıdır. ( Anadolu Selçuklu Dönemi )Konya'da I. İzzeddin Keykavus darüşşifası ( Anadolu Selçuklu Dönemi )Aksaray'da Alaeddin Keykubat, Divriği'de Turan Melik, Amasya'da Torumtay, Tokat'ta Müineddin Pervane dönemin önemli hastahaneleridir.( Anadolu Selçuklu )
kaynak: http://www.on5yirmi5.com/haber/yasam/dun…ri-eserler.html
Herkes gibiyim ama hiç kimse gibi değilim (Lale)

lale_zar

Profesyonel

  • "lale_zar" bir kadın
  • Konuyu başlatan "lale_zar"

Mesajlar: 1,830

Kayıt tarihi: Aug 12th 2015

Konum: allaturkaa

  • Özel mesaj gönder

46

Friday, 18.03.2016, 15:58

Selçukluda önemli sultanlar ve olayları

Anadolu Selçuklu tahtı bir süre boş kaldıktan sonra, I. Kılıç Arslan'ın oğlu Şahin Şah 1110'da başa geçti. Ama kardeşi Rükneddin Mesud onun sultanlığını tanımadı ve Danişmendlilerin desteğiyle iktidarı ele geçirdi. I. Rükneddin Mesud, bir süre Danişmendlilerin denetimi altında kaldı. 1142'de Danişmendli Mehmed Bey’in ölümünün ardından Anadolu Selçuklularının Anadolu'daki üstünlüğünü yeniden kurdu. Bizans ordusunu 1146'da Konya önlerinde yendi. Ertesi yıl II. Haçlı ordusunu Eskişehir yakınlarında bozguna uğrattı.

I. Rükneddin Mesud, geleneğe uyarak ülkesini üç oğlu arasında paylaştırdı ve II. Kılıç Arslan'ı veliaht ilan etti. I. Rükneddin Mesud’un 1155’te ölmesinin ardından oğulları arasında taht kavgaları başladı. Bu sırada Danişmendliler, Bizanslılar, Musul Atabeyi Nureddin Mahmud Zengi ve Ermeni Derebeyi Toros birleşerek Anadolu Selçuklu Devleti'ne karşı harekete geçtiler. II. Kılıç Arslan devleti ayakta tutabilmek için önce Bizans’la barış yapmanın yollarını aradı ve İstanbul'a giderek bir antlaşma yaptı. Daha sonra, amcası Şahin Şah ile Danişmendlilerin birleşik ordusunu yendi. 1175'te Danişmendlilerin egemenliğine son verdi.

Bir süre sonra II. Kılıç Arslan ile Bizans arasındaki barış bozuldu. Bunun üzerine Bizanslılar büyük bir orduyla Anadolu içlerine girdi. II. Kılıç Arslan 1176'da Sandıklı ile Dinar'ın doğusunda, Miryakefalon Savaşı'nda Bizans ordusunu pusuya düşürdü ve ağır bir yenilgiye uğrattı. Bu, Türklerin Anadolu’da Bizans karşısında Malazgirt'ten sonraki en büyük zaferdi. Bu yenilginin ardından Bizans, Türkleri Anadolu'dan çıkarma umudunu tümüyle yitirdi.

II. Kılıç Arslan 1186'da ülkesini 11 oğlu arasında paylaştırdı. Ne var ki, daha kendisi hayattayken oğulları arasında veliahtlık mücadelesi başladı. 1192'de II. Kılıç Arslan'ın ölümünden sonra oğullarından I. Gıyaseddin Keyhüsrev tahta çıktı. Ama 1196'da tahtını ağabeyi II. Süleyman Şah'a bırakmak zorunda kaldı. II. Süleyman Şah, Erzurum'u alarak Saltuklular'ın varlığına son verdi. 1204'te öldüğünde Anadolu Selçuklu Devleti’ni yeniden eski gücüne ulaştırmıştı.
Herkes gibiyim ama hiç kimse gibi değilim (Lale)

lale_zar

Profesyonel

  • "lale_zar" bir kadın
  • Konuyu başlatan "lale_zar"

Mesajlar: 1,830

Kayıt tarihi: Aug 12th 2015

Konum: allaturkaa

  • Özel mesaj gönder

47

Friday, 15.04.2016, 16:25

1. Dânişmendli Yağıbasan ile II. Kılıç Arslan Arasındaki İlişkiler
(1155-1164)
II. Kılıç Arslan’ın saltanatının hemen başlarında, babası zamanında düzelmiş olan Dânişmendliler ile olan ilişkiler yeniden bozuldu. Bunun nedeni Yağıbasan’ın, Anadolu’da Dânişmendli hâkimiyetine son vererek Bizans dahil bölgedeki tüm siyasî güçleri dize getirenSultan I. Mesud’un ölümüyle meydana gelen kargaşadan faydalanarak kaybettiği toprakları geri almak istemesi idi.Sivas Meliki Yağıbasan, hiç vakit kaybetmeyerek Sultan II. Kılıç Arslan’ın kardeşi Şahinşah’ı, yeğenleri Zünnûn ve İbrahim ile Malatya emîri Zülkarneyn’in de desteğini sağlayarak büyük bir kuvvetle Kayseri üzerine yürüdü ve burayı ele geçirdi. Sultan II. Kılıç Arslan, Yağıbasan’ı durdurmak için derhal harekete geçtiyse de din âlimlerinin araya girerek her iki hükümdarı da savaş yapma fikrinden vazgeçirmeleri sonucu Türk kanı akıtılması engellenmiş oldu. Ancak iki taraf arasında yapılan ateşkese rağmen Dânişmendli Yağıbasan Zengîler’den Nureddin Mahmud’un teşvikiyle yeniden Selçuklu topraklarına saldırmak suretiyle iki Türk devleti arasındaki ateşi körükledi. Yağıbasan, Sultan Kılıç Arslan’ın melikliği döneminde idare ettiği Elbistan’a girerek bölge halkından 70.000 kişiyi kendi ülkesine götürdü. Sultan ona yetişmeye çalıştıysa da Yağıbasan normal yolları tercih etmediği için tâkibattan kurtuldu. Kılıç Arslan Kayseri’ye geldiği zaman onun sert tabiatından korkan halk derhal yanına gelerek itaat arzetmiş, sultan da yanına gelmiş olanları götürmeyeceğine dair yeminli teminat vermiştir. Yağıbasan kendi ülkesine götürdüğü Hristiyan ahaliyi emniyet içerisinde yerleştirdikten sonra geri dönerek Sultan Kılıç Arslan karşısında karargâhını kurdu.
Bu olaydan sonra da din adamları araya girip her iki tarafı savaştan ve kardeş kanı akıtmaktan men etmeye çalıştılar. Ancak onların çabaları bu defa sonuçsuz
kaldı. Yağıbasan ile II. Kılıç Arslan’ın kuvvetleri Şaban 550 ( Ekim 1155) tarihinde
Aksaray’da karşı karşıya geldiler. Savaşı kaybeden Yağıbasan, Sultan II. Kılıç Arslan’a barış teklif etmek zorunda kaldı. Kılıç Arslan Yağıbasan’a güvenmediği ve bu meseleyi kökünden halletmek istediği için kendisine yapılan sulh teklifini kabul etmek istemedi. Fakat din âlimlerinin sultanın ayaklarına kapanarak Müslüman kanı dökmemesi yönündeki yalvarışlarına daha fazla dayanamadı ve barışa razı oldu. Ancak yapılan anlaşmanın maddelerini bir bir dikte ettirmeyi de ihmal etmedi Sultan II. Kılıç Arslan’ın, Yağıbasan tarafından götürülen Hristiyanların iadesini antlaşma metninde talep etmediğini kaydeder. Süryani Mikhail’in kaydına göre bu iki Türk hükümdarı arasında 1158 yılında bir barış ve dostluk antlaşması yapılmıştır. Sultan Kılıç Arslan, Kayseri Meliki Zünnûn ile de bir dostluk antlaşması yapıp onu amcası Yağıbasan’a karşı kışkırttı Aslında Sultan Kılıç Arslan’ı din adamlarından ziyade eniştesi Nureddin Mahmud Zengî’nin Selçuklu topraklarına tecavüzü,
barışa mecbur etmişti. Nureddin’in bu tecavüzünden başka Kilikya’daki Ermeniler de Maraş’a saldırdılar.
Sultan Kılıç Arslan, Yağıbasan ile yaptığı bu sulh sayesinde Ermeniler ve Zengîler ile mücadele etme fırsatı buldu ve onları yeniden itaat altına aldı.
XII. Yüzyılda Bizans askeri yolları ( Abdülhaluk Çay, Anadolu’nun Türkleşmesinde Dönüm Noktası, İstanbul, 1984 )Bizans İmparatoru Manuel, Selçuklular’ın Anadolu’daki genç hükümdarına ağır bir darbeindirmek maksadıyla yeni bir ittifak tesis etti. 1157’de Bafra ve Ünye’yi topraklarına katmış olan Yağıbasan, bu yerleri Bizans’a iade edip ittifaka dahil oldu. Sultan II. Kılıç Arslan’ın eniştesi Zünnûn ve Dânişmendliler’in Malatya hâkimi Zülkarneyn’in de yer aldığı bu ittifak karşısında Kılıç Arslan Bitinya emîri Süleyman’ı imparatora göndererek antlaşma teklifinde bulundu. Papaz Grigor’un kaydına göre,
1160 yılında Türkiye Selçuklu Sultanı II. Kılıç Arslan, Elbistan ve buraya bağlı yerleri Yağıbasan’a terk etmiş buna karşılık aralarında bir barış imzalamışlardır. Şüphesiz sultan bu barış ile onu İmparator Manuel’in kurduğu ittifaktan ayırmaya çalışıyordu. Ancak daha sonraki gelişmelerden de anlaşıldığına göre bu barış çok kısa sürmüştür.
Malatya melikiZülkarneyn 555 ( 1160) yılında ölünce yerine oğlu Muhammed geçti ve Kılıç Arslan’a tâbi olarak Malatya’yı idare etti. Sultan II. Kılıç Arslan, Erzurum Saltuklu hükümdarı İzzeddin Saltuk’un kızı ile nikâhlandı. Sultanın eşi kayınpederi İzzeddin Saltuk tarafından zengin çeyizlerle Erzurum’dan Konya’ya gönderilmişti. Bunu haber almakta gecikmeyen Yağıbasan, Kılıç Arslan’a olan düşmanlığı sebebiyle gelin alayının yolu üzerinde pusu kurdu. Kafile pusu kurulan yere geldiğinde ise saldırıya geçerek gelini ve onun çeyizi olan malları ele geçirdi. Sonra Kılıç Arslan’ın hanımı olan bu gelini yeğeni Kayseri Meliki Zünnûn ile evlendirmek istedi. Ancak gelinin Kılıç Arslan’a nikâhlı olması ve İslâm dinine göre başka biri ile evlenmesi caiz olamadığından din adamlarından buna bir çözüm yolu bulunmasını istedi. Din adamları da gelinin dininden dönmesi halinde nikâhının düşeceğini söylediler. Bunun üzerine gelin hanım zorla dininden çıkarıldı sonra da yeniden İslâmiyet’e döndürüldü. İşte bu hilei şer’iyye sonucunda Zünnûn ile evlendirildi.
Yağıbasan’ın yaptıkları Sultan II. Kılıç Arslan’ı çok kızdırdı. O, derhal ordusuyla Yağıbasan’ın üzerine yürüdü. Her iki ordu arasında uzun süren çatışmalar çok kan dökülmesine neden oldu. Sonunda Sultan Kılıç Arslan Bizans ordusu tarafından desteklenen Dânişmendli kuvvetleri karşısında mağlup olmaktan kurtulamadı(1162).
Yağıbasan, sultanın karargâhını ele geçirip altın tahtlarını ve diğer kıymetli eşyasını aldı. Aralarında bir mütareke imzalanınca aldıklarını sultana geri verdi. Bu olayın 1164 veya 1165 yıllarında meydana geldiğine dair rivâyetler de vardır.
Bizans İmparatoru Manuel, her iki Türk hükümdarına da gizliden adamlar göndererek aralarındaki mücadeleyi körüklüyordu. Onun amacı şüphesiz birbirleri ile savaşa tutuşmuş olan Dânişmendlilerden ve Selçuklulardan tamamen kurtulabilmekti. Ancak o, Kılıç Arslan’ı kendisi için daha tehlikeli bulduğundan Yağıbasan’a para ve silah yardımında bulunmaktaydı.
Kılıç Arslan, Yağıbasan karşısında mağlup olunca, onunla bir mütareke imzaladıktan sonra Bizans’tan yardım istemeğe karar
Papaz Grigor’dan farklı olarak bu barış ile Yağıbasan’ın zaptettiği yerleri Sultan Kılıç Arslan’a geri verdiğini kaydeder.Süryani Mikhail( XVIII, 7, trc.,s. 188 ), 1162 yılında öldüğünü kaydeder.İbnü’lEsîr,el- Kâmil , trc., XI, 257. Süryani Mikhail’inVekayinâme’sinin (s.190)Ermenice metninde bu olay biraz daha farklı anlatılır. Buna göre, Sultan Kılıç Arslan Saltuk’un kızı ile evlenmek istemiş ancak Saltuk kızını Yağıbasan’ın isteği üzerine Malatya emîri ile evlendirmiştir. İşte bu duruma kızan Kılıç Arslan, Yağıbasanüzerine yürümüş ve mağlup olup savaş meydanından firar etmiştir.Süryani Mikhail (s. 189 –Ermenice Metin) bu olayın tarihini 1161 olarak kaydetmiştir.Süryani Mikhail, s. 190 ( Ermenice Metin).
Süryani müellifi ( bk. aynı yer) antlaşma isteğinin Yağıbasan’dan geldiğini kaydeder.
İbnü’l-Esîr, trc., XI, 257 – 258.İmparator Manuel’in Çankırı – Ankara meliki ve Kılıç Arslan’ın kardeşi Şahinşah ile Kayseri, Amasya ve Kapadokyahâkimi Dânişmendli Yağıbasan’a mektuplar yazarak onları sultana karşı kışkırttığını kaydeder.
Herkes gibiyim ama hiç kimse gibi değilim (Lale)