Giriş yapmadınız.

Sayın ziyaretçi, AllaTurkaa sitesine hoş geldiniz. Eğer buraya ilk ziyaretiniz ise lütfen yardım bölümünü okuyunuz. Böylece bu sitenin nasıl çalıştığı konusunda ayrıntılı bilgilere ulaşabilirsiniz. Eğer sitenin tüm olanaklarından faydalanmak istiyorsanız, kayıt yaptırmayı düşünmelisiniz. Bunun için kayıt formunu kullanabilir ya da bu bağlantıya giderek kayıt işlemi hakkında daha fazla bilgi alabilirsiniz. Eğer önceden kayıt yaptırdıysanız buradan giriş yapabilirsiniz.

lale_zar

Profesyonel

  • "lale_zar" bir kadın
  • Konuyu başlatan "lale_zar"

Mesajlar: 1,830

Kayıt tarihi: Aug 12th 2015

Konum: allaturkaa

  • Özel mesaj gönder

1

Tuesday, 22.09.2015, 13:18

Moğollar Tarihi

MOĞOL TARİHİNİN KAYNAKLARI


13. yüzyılda birden ani bir yükselişe geçerek büyük bir devlet kuran ve kurdukları
devlete de Moğol veya Cengiz (Çingiz) Devleti adını veren Moğolların tarihleri birçok
tarihçinin ilgisini çekmiştir. Moğol Devleti ve bu devletin büyük Han’ı Cengiz Han hakkında
bize bilgi veren tarihi kaynakların büyük bir kısmı onun yaşadığı 13. yüzyılda bazıları da 14.
yüzyılın başlarında yazılmışlardır. Batılı ilim adamları bu dönemi araştırırken uzun zaman
ancak Moğolcadan başka farklı dillerde yazılmış olan eserlerden faydalanabilmişlerdir.
Bunlar, başta Arap ve Acem tarihçiler olmak üzere Plano Carpini, Wilhelm von Rubruck ve
Marco Polo gibi Avrupalı tüccar veya misyoner seyyahlar tarafından kaleme alınan, bir kısmı
İbnül-Esir, Nesevî, Cüveynî, Vassaf, Raşid-ed-Din, İsfizarî vb. gibi İslam tarihçileri
tarafından yazılan, bazıları da Yüan-shih (Yüan sülalesinin tarihi), Sheng-wu chin-ch‟ien-lu
(Mukaddes Savaşçının Şahsî seferleri) ve başkaları gibi Çin dilinde yazılmış kitaplarla
Ermenice kaleme alınmış eserlerden ibaretti.

Kaynak;
Prof. Dr. Muâlla Uydu Yücel
Herkes gibiyim ama hiç kimse gibi değilim (Lale)

lale_zar

Profesyonel

  • "lale_zar" bir kadın
  • Konuyu başlatan "lale_zar"

Mesajlar: 1,830

Kayıt tarihi: Aug 12th 2015

Konum: allaturkaa

  • Özel mesaj gönder

2

Tuesday, 22.09.2015, 13:20

Moğolca veya Çağatay Lehçesi İle Yazılmış Kaynaklar
Moğolların kendilerine ait Moğolca yazılmış yazılı belgelerine, 13. yüzyılın ilk
yarısında rastlıyoruz. 13. Yüzyıl’da ortaya çıkan, Moğolların Gizli Tarihi adlı eser özellikle
Cengiz Han dönemi ile ilgili bilgileri aktarması açısından son derece önemlidir. Günümüze
kadar Moğollara ait kitap, yarlık, yazıt ve mektuplar ulaşırken, Moğollar kendi tarihlerinin
“karanlık” devresinde de, yani Yüan sülalesinin yıkılmasından 16. yüzyılın son yarısında
başlayan yenileşme devresine kadar geçen zamanda da kültür mahsullerinin pek çoğunu
saklamayı başarabilmişlerdir. Moğollarda edebiyat ve yazı kesilmemiş, Yüan sülalesinin
edebî gelenekleri devam etmiştir.
Moğollarda tarih edebiyatı malzemesi olarak:
1) Orijinal epik eserler,
2) Çin tarihçilerinin etkisi altında meydana getirilen eserler,
3) Mançu tesiri gösteren eserler
4) Tibetçe’den Moğolcaya çevrilen eserler olarak dört çeşit eserler vardır.
Bu tür eserlerden başka tarihî eser olarak, 13. ve ondan sonraki yüzyıllarda meydana
getirilmiş olan türlü yazıt, yarlık ve emirnameleri de vardır. Yine Cengiz Han’ın bilig’leri
(vecize, hikmet) de kendi zamanında yazılmış olup, bunlar türlü müelliflerin eserlerinde ve
bazı Moğolca eserlerde aktarılarak zamanımıza kadar ulaştırılmıştır.
Monggol-un Niguça Tobçiyan/Yü’an-ch’ao pi-shi (Moğolların Gizli Tarihi):
Destanî üslûpta eski eserlerden en önemlisi, Moğolların Gizli Tarihi’dir. Bazı eserlerdeki
kayıtlardan anlaşıldığına göre, Cengiz Han zamanında Moğollarda casak (yasağ, yasa) adı
verilen kanun ve nizamnameler de meydana getirilmiştir. Fakat bu casaklar günümüze kadar
ulaşamamışlar veya tam metin halinde henüz bulunamamışlardır. Eserde derin bir Şamanizm
etkisi vardır.
Moğolların Gizli Tarihi adlı on iki bölümden ibaret Moğolca eser özel bir yer
tutmaktadır. Bu kitap, efsanevî menşeden başlayarak Ögedey’in zamanına kadar Moğollar
hakkında en eski bilgileri içine almaktadır. Eser, Moğolların efsanevî şeceresinden başlayarak
Cengiz-Han’ın oğullarının hayatlarını ve savaşlarını da anlatmaktadır. Bu eser aynı zamanda
Moğolların bozkır hayatını, folklor ve etnografyasını yansıtması bakımından da önemlidir.
Eserin kimin tarafından yazıldığı bilinmemektedir. Yalnız en sonundaki “Kolophon”unda:
“Büyük Kurultay toplandığı zaman, Sıçan yılının yedinci ayında, Kelüren Nehrinin Köde’e
adasında, Dolo’an-Boldak ve İilginçek mevkileri arasında saray kurulmuşken yazılıp
tamamlandı”. Şeklinde kaydedildiğine göre, buradan eserin 1240 yılında ikmal edildiği
anlaşılmaktadır. Bu kayıt bize bu eserin Moğol devrine ait resmî Çin tarihi olan Yüanshih’dan
130 yıl ve 17-18. yüzyıllarda yazılan Moğolca tarihî eserlerden 300-400 yıl daha
eski olduğunu da göstermektedir. Eserde hadiselerden birçoğunun görülerek ve zamanında
yazıldığı şüphesizdir. Bazı yerlerinde fuzulî tekrarların gözükmesi ve hadiselerden bazılarının
karanlık kalması, yazarın eserini son kontrolden geçirmediğini göstermektedir ki, bu sadelik
kitabın tarihî değerini azaltmadığı gibi aksine yükseltir.
Bu eser, Ahmet Temir tarafından Almanca ve Rusça tercümeleri, Moğolca aslıyla
karşılaştırılarak Türkçeye tercüme edilmiş ve Türk tarih Kurumu yayınları arasında
neşredilmiştir.
1) Altan Topçi (Altın kronik): Daha sonraki zamanlara ait tarihî kaynaklar
arasında, anonim bir eser olan Altan Topçi, Tabçi’de en önemli eserlerden biridir. Bu eser
Budizmin etkisi ile yazılmış olduğundan Budizmin izlerini taşımaktadır. 17. yüzyılda
yazıldığı tahmin edilmektedir. Moğolların efsanevî şeceresini Budizm felsefesine göre vermiş
ve kişi adlarından bazılarının imlâsını farklı kaydetmiştir. Eseri Tuncer Gülensoy, Moğolca
aslı ile karşılaştırarak Türkçe’ye tercüme etmiş ve TTK yayınları arasında çıkmıştır.
2) Hat-un ündüsün-ü erdeni-yin tobçiya (Hanların Menşei Üzerine Cevher
Mecmuası): Ordos prensi Sanang-setsen Hung-tayci tarafından 1662’de yazılmış olan Hat-un
ündüsün-ü erdeni-yin tobçiya (Hanların menşei üzerine cevher mecmuası) adlı kitabı Moğol
tarihi açısından en önemli kitaplar arasındadır. Sanang-setsen yalnız halk arasında yaşayan
destanî rivayetlerden değil, aynı zamanda, çoğu bize kadar ulaşmayan yazılı eserlerden de
faydalanmıştır.
III. İslâmiyet’in tesiri ile yazılmış eserler:
1) Cengiz-nâme: Eser, Ötemiş Hacı adlı bir Kazak bilgini tarafından, Arap
harfleriyle Çağatayca olarak kaleme alınmıştır. Eser, Çengiz Han döneminden başlayarak
daha ziyade Altın Orda devletinin tarihini destansı bir şekilde anlatmaktadır. Türkiye
Türkçesine İlyas Kamalov (Kemaloğlu) tarafından çevrilmiştir
2) Anonim Şibanî-nâme: Eser, XVI. yüzyılda, Çağatay Türkçesi ile yazılmıştır
ancak müellifi bilinmemektedir. 1849 yılında Kazan’da Arap matbaa harfleriyle Rus Türkolog
Berezin tarafından yayımlanmıştır. Bu basma nüshanın bir adedi Konya Mevlana Kütüphanesi
İhtisas / 2215 numarada kayıtlıdır ve bu basma nüsha, Yakup Karasoy-Mustafa Toker
tarafından Türkiye Türkçesine serbest tercüme ile aktarılmış, esere dizin ve basma nüshanın
tıpkıbasımı eklenmiştir.
Bu eserlerin dışında, Altan Debter, Köke Debter, Çinggis Kagan-u Çedig gibi
Moğolca, Defter-i Çinggiz gibi Çağatay Türkçesiyle yazılmış eserler de bulunmaktadır. Bu
eserlerin her biri Türk ve Moğol dili, tarihi, folkloru ve etnografyası açısından önemlidir.


Kaynak;
Prof. Dr. Muâlla Uydu Yücel
Herkes gibiyim ama hiç kimse gibi değilim (Lale)

lale_zar

Profesyonel

  • "lale_zar" bir kadın
  • Konuyu başlatan "lale_zar"

Mesajlar: 1,830

Kayıt tarihi: Aug 12th 2015

Konum: allaturkaa

  • Özel mesaj gönder

3

Tuesday, 22.09.2015, 13:23

İslam Kaynakları
1) Ali İbnü'l Esir, “Kamilü't-tarih”: Bu eser Moğollardan bahseden en eski
İslami eserdir. Eser, dünyanın yaratılışından başlayarak 1230 yılına kadar olan olayları
anlatmıştır. Arapça yazılmış bu eserin on ikinci cildi, Moğolların Maveraünnehr, İran, Dicle,
Fırat, Gürcistan, Kuzey Kafkasya’daki yayılmaları hakkında bilgiler vermektedir. O devirde
imaret merkezi olan Musul'da yaşamış olan müellif, Moğollar’ın İran’ı ele geçirmeleri
hakkında doğru bilgiler vermiştir. Eserin müellifi Ali İbnü'l Esir 1160 yılında doğmuş ve
Musul’da yaşadığı dönemlerde Musul valisi tarafından görevlendirilerek Bağdat’a
gönderilmiştir. iyi derecede tarih ve kelam bilgisi olduğu söylenen Ali İbnü'l Esir 1231 yılında
Musul’da vefat etmiştir.
2) Muhammed b. Ahmed en-Nesevi, “Siretü's-Sultan Celalüddin
Mengüberti”: Bu eser, Harzemşah Devleti'nin son sultanı Celalüddin’in biyografisi
niteliğindedir. Sultan Muhammed'in son günleri ile Celaleddin’in hayatının anlatıldığı eser,
yüz sekiz bölümden oluşmaktadır. Bu eser Moğolların Harzemşahlarla olan münasebetleri
teferruatlı anlatmasından dolayı, Moğol tarihi açısından çok önemlidir.
3) Alaüddin Ata Melik Cüveyni, “Tarih-i Cihangüşa”: Alaüddin Ata Melik
Cüveyni tarafından kaleme alınan bu eser, iki kısımdan oluşmaktadır. İlk kısımda Cengiz
Han’ın saltanatının ilk on yılı ile onun Maveraünnehir ve İran’daki mücadele ve yerleşme
yılları anlatılmıştır. Müeellif eserin sonraki bölümlerinde Cengiz Han’ın oğulları ile halefleri
olan Ögedey ve Göyük’ün saltanatından bahsetmiştir. Sonraki bölümlerde müellif
Katahıtaylar, Harzemşahlar ve Uygurların tarihleri hakkında da bilgiler vermiştir. Eserin
ikinci kısmında müellif Mengü Han’ın hükümdarlığı ile başlamış ve Hülagü Han’ın İran
Seferi ve İsmailiye İli’ni işgali ile devam etmiştir. Eserde İsmailiye İli ile ilgili bilgiler verdiği
bölümlerde Hasan Sabbah’ın da bağlı olduğu Batıniye Mezhebi’nden ve onun kurucularından
bahsetmiştir. Eserin müellifi Alaüddin Ata Melik Cüveyni 1226 yılında Horasan’ın Âzâdvâr
kasabasında dünyaya gelmiş, 1283 yılında vefat etmiştir. Cüveynî, kendi menşeini araştırmış
ve kökenlerini Abbasî vezirlerinden Fazl b. Rebî'e kadar dayandırmayı başarmıştır. Bu
bilginin doğruluğu kesin olmamakla birlikte, doğru olan bilgiler ailesinden bazı kimselerin
Harzemşahlar ve İlhanlılar (İran Moğolları) devrinde önemli görevlerde bulunduklarıdır.
Tarih- Cihangüşa adlı eserini 1258 yılında sonlandıran müellif yine önemli bir devlet
görevinde bulunan ve İran’da defterdarlık yapan babasının yanında genç yaşta çalışmaya
başlamıştır. On yedi on sekiz yaşlarına geldiğinde zaten son derece kültürlü bir aile
çevresinde ve çok geniş imkânlar içinde yetişmiş olan Cüveyni Moğollar’ın İran, Horasan,
Irak ve Azerbaycan umumî valisi Argun’un özel kâtipleri arasına girmeyi başarmıştır. 1256
yılında Hülâgû Han’ın İran'a gelmesi ile onun hizmetine girerek daha ilk günden itibaren
onun itimat ve teveccühünü kazanmıştır. Hülâgû’nun İran'daki Bâtınî fırkasını yok etmek ve
İsmâilîleri ortadan kaldırmak için yaptığı bütün seferlere ve askerî faaliyetlere katılmıştır.
İsmâiiîlerin müstahkem kalesi olan Alamut'un zaptında bulunmak, zapt sırasında burada
bulunan kütüphane ve rasathanenin yok olmaması için çaba göstermek de onun faaliyetleri
arasındadır. 1257 yılında Hülâgû Han’ın Bağdat üzerine yürüdüğü ve ilim merkezini yok
ettiği zaman da hükümdarın yanında yer almıştır. 1259 senesinde de başarılı devlet
adamlığından dolayı Cüveynî’ye bütün Irâk-ı Arab ve Hûzistan eyaletlerinin idaresi
verilmiştir. Hülâgû’nun 1282 yılında ölümüne kadar bu görevde kalan Cüveynî, onun oğlu
Abaka Han zamanında da bütün Irâk-ı Arab’ı müstakil denecek bir şekilde idare etmiştir. Bu
görevleri sırasında birkaç defa düşmanlarının saldırısına uğrayan Cüveynî, kardeşi
Şemseddin’in İlhanlı hükümdarı Abaka’nın veziri olmasından faydalanarak bu tehlikeleri
kolaylıkla atlatmıştır. Ancak Alaeddin ve Şemseddin’e düşman olan Mecdülmülk-i Yezdî
Cüüveynî hakkında devlet malını gasp ettiği şeklinde isnatta bulunmuş, sonuç olarak
Cüveynî’nin bütün serveti elinden alınarak hapse atılmıştır. Ancak bazı şehzadelerin yardımı
ile hapisten kurtulmuş ve Abaka'nın yerine tahta geçen Ahmed Teküder’in yanında yeniden
görevine ve servetine kavuşmuştur.

Kaynak;
Prof. Dr. Muâlla Uydu Yücel
Herkes gibiyim ama hiç kimse gibi değilim (Lale)

lale_zar

Profesyonel

  • "lale_zar" bir kadın
  • Konuyu başlatan "lale_zar"

Mesajlar: 1,830

Kayıt tarihi: Aug 12th 2015

Konum: allaturkaa

  • Özel mesaj gönder

4

Tuesday, 22.09.2015, 13:28

Seyahatnameler


1243-1254 yılları arasında Papalık görevini yapmış olan IV. Innocentius, o dönemde
ilerleyen Moğol tehdidine engel olmak için haklarında bilgi toplamak ve onları din
değiştirmeye ikna etmek ya da en azından dostça ilişkiler kurmak üzere 1245 yılında bir ve
1246 yılında iki kişi (Dominiken Andrew Longcumea ve Rahip Ascelinus) olmak üzere üç
elçi göndermiştir. Bu üç elçi arasından Cengiz Han’ın başkenti Karakurum’a ulaşmayı
başarabilen tek elçi, 1245 yılında gönderilen Giovanni Plano Carpini olmuştur. O, seyahatini
Ystoria Mongolarum (Moğolların Tarihi) adını verdiği ayrıntılı raporunda ele almıştır.
Cengiz Han’ın torunu Güyük (hük.1246-1248 )’ün tahta çıkışına tanık olmuştur. Carpini’nin
diplomatik girişimi başarısız olsa da eseri, Moğollar hakkında Avrupalıların ilk tasviri
niteliğindedir.
1253 yılında Fransisken rahibi William Von Rıbruk, Kubilay’ın ağabeyi Möngke ile
görüşmeye gitmiştir. Onun raporu, Cengiz Han’ın ahfadının gelenekleri ve iktisadi
hayatlarıyla ilgili olup ilk elden kaynak niteliğindedir. Carpini’nin gözlemlerini yinelemekle
birlikte İlhanlı topraklarında geçirdiği günlerde edindiği –Moğolların kımız yapma ve av
teknikleri, kadınlarının uğraşıları gibi - bilgileri de aktarmaktadır.
1271-1295 yılları arasında Büyük Moğol İmparatorluğu’na seyahat eden Marko
Polo’da Moğollar hakkında önemli bilgiler vermektedir. Bu seyahatin sebebi de bu yıllarda
başlayan ve giderek hızlanan Moğol istilasıdır. Marko Polo bu uzun seferi esnasında
gördüklerini kaydederek ilim âlemine çok değerli bir eser kazandırmıştır. Eserinde geçtiği
yerlerdeki insanlar, onların yaşam tarzları, örf ve adetleri hakkındaki izlenimlerini aktarmıştır.
Marko Polo Seyahatnamesi’nin en önemli özelliği hem gördüğü yerlerdeki her şeyi olduğu
gibi not etmesi hem de bu yerlerin çok geniş bir coğrafyayı ihtiva etmesiydi. Bu coğrafya
Kutup Denizi’nden Cava’ya, Himalayalar’dan Japonya’ya ve Hindistan’a kadar uzanıyordu.
Morris Rossabi’nin kaleme aldığı, Ekin Uşşaklı’nın Türkçe’ye çevirisini yaptığı
“Kubilay Han’ın Seyyahı Doğu’dan Batı’ya İlk Yolculuk” adlı eser, Memluklara karşı
Avrupa’nın desteğini sağlamayı düşünen İlhanlı hükümdarı Kubilay’ın görevlendirdiği
Marcos ve Rabban Savma isimli iki Uygur asıllı keşişin seyahatinden bahsederken
Cengizoğulları ve o dönemdeki Avrupa’nın durumu hakkında da mühim bilgiler verir. Savma,
23 Haziran 1287’de çıktığı diplomatik amaçlı seyahati ile Carpini, Rubruck ve Marco
Polo’nun bilinen ilk Asyalı çağdaşı olma özelliğini taşır.
Yukarıda verdiğimiz seyahatnamelerin tamamı Türkçe’ye kazandırılmıştır.
Günümüzde araştırma eseri olarak, Edward Allworth’un The Modern Uzbeks adlı
eserini, Charles J. Halperin’in Russia and the Golden Horde adlı eserini, Donald
Ostrowski’nin Muscovy and the Mongols adlı eserini, David Morgan’ın The Mongol
Empire and its Legacy adlı eserini sayabiliriz, Ayrıca G.Vernadkiy, A.Yakubovksiy,
W.Barthold, Lev Gumilev, Zeki Velidî Togan, Ahmet Temir gibi ilim adamlarının eserlerinde
Moğollar hakkında detaylı bilgiler de bulunmaktadır



Kaynak;
Prof. Dr. Muâlla Uydu Yücel
Herkes gibiyim ama hiç kimse gibi değilim (Lale)

Bu mesaj 1 defa düzenlendi, son düzenlemeyi yapan "lale_zar" (22.09.2015, 13:34)


lale_zar

Profesyonel

  • "lale_zar" bir kadın
  • Konuyu başlatan "lale_zar"

Mesajlar: 1,830

Kayıt tarihi: Aug 12th 2015

Konum: allaturkaa

  • Özel mesaj gönder

5

Tuesday, 22.09.2015, 13:33

CENGİZ HAN ÖNCESİ MOĞOLLAR
Cengiz Han’dan Önce Moğollar ve Moğol Devleti’nin KurulmasıSırasında İç Asya’nın Siyasi Durumu


Bugün Asya’nın kuzeydoğusunda bulunan ve Moğolistan ile Mançurya’yı içine alan
bölgede Hunlardan itibaren Türk boyları ile Moğol ve Mançu gibi diğer kavimler birlikte
yaşamışlardır. Cengiz Han’dan önce Moğollar şimdiki Moğolistan’ın kuzeydoğusunda Onon
ve Kerulen nehirleri kenarında yaşayan küçük bir topluluk idiler. Daha sonra aynı bölgede
yaşayan diğer boylarla münasebetler kurarak iyi bir şekilde teşkilatlanmışlar ve dünya
tarihinin en kısa zamanda en geniş topraklarına ulaşan bir imparatorluk kurmayı
başarmışlardır. Moğol adı Çin’de T‟ang dönemindeki kaynaklardan itibaren geçmekte ve bu
dönemden kalan Çinçe metinler İe-wei kabileleri arasında Aşağı Kerulen ve Kuzey
Kingan’da, Moğol adını Mong-wu veya Mong-wo şekillerinde vermektedirler. Moğol adının
ilk defa burada ortaya çıktığı kuvvetle muhtemeldir. Moğolların yaşadıkları coğrafya
okyanuslardan uzak, otlaklar, çöller ve ovalardan oluşmuştur. Bu geniş saha da Altay, Tanrı
ve Sayan dağları gibi sıradağlar uzanırken, otlaklar çok geniş bir alanı kapsamaktadır. Ancak
su kaynakları bakımından yetersizdir. Bu coğrafyada genellikle göçebe halklar yaşamışlardır.
Bu halklardan biri olan Moğollarda birçok ulus (boya) bölünmüşlerdir. Moğolca “uluş”
(Türkçe’ye ulus olarak geçmiştir) bugünkü anlamı ile millet kavramını karşılamış, sadece
bizdeki boyu ifade etmiştir.
Moğol kabileleri 12. yüzyılın sonlarına doğru hayat tarzı olarak bozkırlarda bir taraftan
hayvancılıkla uğraşırlarken diğer taraftan, kara ve su avcılığı yapmışlardır. Yani avcı ve
balıkçı olarak yaşayan kabilelere ayrılmışlardır. İlim âlemi, arkeolojik verilere dayanarak
Moğolların tahtadan arabalar yaptıklarını ve bu yüzden de başlangıçta bir bozkır halkı olarak
değil de, orman halkı olarak ortaya çıktıklarını kabul etmektedir. Bilindiği üzere Ormanlık
alanda yaşayan kabileler kayın ağacından yaptıkları kulübelerde oturmuşlardır. Türkler ise
keçeden yaptıkları çadırlarda yaşamışlardır.
Bu kabile ve boyların kendilerine göre etkili bir aristokrasisi bulunmuş, liderleri
konumlarına göre bahadır, noyan (başlan) veya seçen (hâkim) adını alarak kabilelerini
yönetmişlerdir.
12. yüzyılda, Moğolistan ve civarında yaşayan ve birbirleri ile sürekli bir mücadele
içerisinde bulunan büyük boylar şunlardı: İrtiş ile Orhon arasında ve Altay Dağlarının
kuzeyinde olmak üzere en batıda Naymanlar, onların doğusunda Orhon civarında Kereyitler,
onların kuzeyinde, Selenge Nehrinin orta ve aşağı mecrasında Merkitler, onların batısında ve
Naymanların kuzeyinde olmak üzere Oyradlar, Büyür Gölü civarında Tatarlar ve ilk
zamanlarda fazla kuvvetli ve tanınmış olmamakla beraber, Cengiz Han tarafından bütün
boyların birleştirilmesinden sora adları umumî bir millî isim haline getirilen Moğollar
(Manghol) bunların başlıcaları idi. Naymanlar ve Kereyitler, Uygur Türklerinin komşusu
olmakla kültür bakımından onların tesiri altında kalmışlar, yazı ile birlikte birçok medeniyet
ve kültür unsurlarını Uygurlardan almışlardır. Moğol boylarından bilhassa Naymanlar, diğer
komşularına nazaran kültür bakımından diğer üstün bir seviyede bulunuyorlardı.
13. yüzyılda dengeler değişmiş ve bölgede etkili üç büyük güç ortaya çıkmıştır. Bunlar:
Kara-Hitaylar, Harzemşahlar ve Moğollar.
907’de Uygur topraklarında bir siyasi teşekkül kurmuş olan Kitanlar 1125’de ikiye
ayrılmışlardır. Kitanlar, yukarıda da ifade ettiğimiz gibi Kırgızları yenerek daha batıya
itmişler ve devamları olan Kara Hitay devletini kurmuşlardır. Kara-Hitay Devleti XII.
yüzyılın sonlarına doğru Hami’den Aral Gölü’ne kadar olan saha ile Yenisey Irmağı’nın
yukarı mecrasına kadar yayılmışlardır.
XII. yüzyılın sonunda Çin ise güneyde Millî Sung İmparatorluğu, kuzeyde ise Pekin
başkent olmak üzere Cürcet, Chin ve Tunguz imparatorlukları arasında paylaşılmış bir
durumda bulunuyordu. Çin’in Kuzey batı bölgesinde Tangutlar, kuzey doğusunda, Turfan’dan
Kuça’ya uzanan bölgede ise Uygur Türkleri yaşamakta idiler.
Maveraünnehir ve bütün İran’da Harezm Sultanlığı faaliyet gösteriyordu. Abbasi
Halifeliği, Eyyubi Sultanlığı ve Anadolu Selçukluları ise daha ilerideki bölgelerde yaşamakta
idiler. Harzemşahların batısında Musul Atabekleri, Halep, Sincar, Şam Atabekleri,
Diyarbakır’da Artukoğulları gibi Atabekler hüküm sürmekte idi. Bunların dışında Ahlat’ta
bir Ermeni krallığı, Azerbaycan’da Şeddatoğulları vardı. Şeddatoğullarının kuzeyi
Şirvanşahlar’ın; Anadolu’da Sivas-Malatya tarafları ise Danişmendoğulları’nın idaresinde idi.
Anadolu Selçuklu Devleti ise küçük beyliklere bölünmek üzere idi. Erzincan’da
Mengücekoğulları, Erzurum civarında Saltukoğulları, güney Azerbaycan taraflarında
Elderinoğulları, Güney İran’da Salgurlular, Diyarbakır-Musul taraflarında Inaloğulları da
Moğol Devleti’nin kuruluş aşamasında tarih sahnesinde yer almış devletlerdir. Bütün
bunlardan başka Hindistan’da Delhi Türk Sultanlığı, Afganistan’da da Gurlular bulunmakta
idi. Cengiz Devleti kurulduğu sıralarda Nasir, Zahir, Müntasır, Müstasım baba oğul sülaleleri
devam etmiştir. Merkezi Aral’ın güneyi olan Harzem sahasında ve batı Türkistan’ın birçok
yerlerine de Harzemşah’lar hâkim idiler.
Cengiz Han ve devletinin teşekkül ettiği sahalarda ise Ubsa-Nor’dan Kara İrtiş’e kadar
olan bölgede Yukarı Selenga’da yaşayan Nayman Hanlığı bulunuyordu. Bu bölgede yaşayan
diğer topluluklardan Kerayitler Baykal Gölünün güneyinde, aşağı Selenga da yaşarlarken,
onların kuzeyinde Merkit (Menhit)’ler bulunuyorlardı ve Merkit kelimesi Moğolca
“birleşmiş” anlmaında idi. Naymanlar, Kerayitler ve Menhitler birlikte kareket ederek büyük
bir birlik oluşturmuşlardır. Hatta Cengiz Han’ın babası Yesügey Bağatur, Merhit
asilzadelerinden Yeke-Çiledü’nün karısı Olün’ü yani Cengiz Han’ın annesini kaçırmıştır.
Merhitler bu olaydan dolayı Moğollar ile hep bir husumet içinde olmuşlar ve Cengiz’in dağlık
bölgelere hâkim olmasını engellemişlerdir.
Celayirler ise saf Moğol olan büyük bir topluluktur. Moğolların büyük bölümünü teşkil
etmişlerdir. Celayirlerin bir kısmı Moğolistan’ın doğusunda Oron ırmağının kıyılarında, bir
kısmı da Moğolistan’ın merkezinde bulunan Karakurum etrafında göçebe bir hayat
sürmüşlerdir.
Oyradlar Moğolların batı kısmını oluşturmuşlardır. Cengiz Han’ın yükselmesinde
önemli rol oynayan Oyradlar Altayların eteklerinde, İç Moğolistan’da ve Çin’de
yaşamışlardır. Aynı dönemlerde Yukarı Yenisey’de yaşayan Kırgızlar da Moğolların en
kabiliyetli savaşçıları olma özelliğini kazanmışlardır.
Moğol tarihi için son derece önemli bir başka boy ise Tatarlardır. Türkistan’ın
doğusundan Anadolu ve Kırım’a kadar uzanan sahalara yayılan, bir Türk boyu olan bu boy,
Ak Tatarlar, Kara Tatarlar, Yabani Tatarlar adları altında sınıflandırılmışlardır. Konumuz
gereği Moğol Devleti’nin kuruluş aşamasında bizim için en önemli olan boy Ak Tatarlardır.
Zira bunlar, Cengiz Han’ın ilk yıllarında dedesini öldürmüşler bu nedenle de aralarında kan
davasına varan düşmanlık yaşanmıştır. Kara Tatarlar ise Gobi Çölü’nün kuzeyinde
yaşamışlardır. Çin kaynaklarına göre Cengiz Han’ın mensup olduğu Tatar Kolu (Börçeginler)
bu koldur. Bu konu ile ilgili olarak Cengiz Han’ın hangi meşeden geldiği meselesi de önem
kazanmıştır ve bununla ilgili çeşitli görüşler öne sürülmüştür. Cengiz Han’ın soyu ile ilgili
anlatılan efsaneye gore soy, yüce Tanrı tarafından kut ile yaratılmış Börte-çino (boz kurt)’tan;
eşi ise Güzel Maral (Alageyik)’ten gelmekte idi. Ayrıca Moğolları Gizli Tarihi adı eserde
geçen “Onlar denizi geçerek geldiler” cümlesinden de anlaşıldığı gibi Cengiz Han’ın ataları
batıdan doğuya gitmişlerdir. Ancak, doğuya varmak için aşılan denizin hangi deniz veya göl
olduğu konusunda kesin bir bilgiye ulaşılamamıştır. Oğuz Destanı’nda verilen bilgilere gore
ise Oğuz Han onun birliğini kabul etmeyen amcaoğullarını hem yenmiş hem de Karakurum’a
sürmüştür. Bunun üzerine Oğuz’un amca oğulları Türkistan’dan ayrılmış, doğuya giderek
Moğol olmuşlardır.
Bu münasebetler sonucunda devlet olma sürecini tamamlayan Moğolların etkisi altında
kaldıkları milletlerin başında Türkler gelmektedir. Türkler bozkır kültürünü meydana getirmiş
olmalarından dolayı yaşamak için daha çok bozkırları tercih ederlerken, Moğollar daha ziyade
ilk zamanlarda yaşamak için ormanları seçmişlerdir. Ormanlık sahada yaşadıklarına dair
kanıtlar da tahtadan yaptıkları arabalardır. Ayrıca Moğollar ormanlık alanda yaşadıkları için
kayın ağacından yaptıkları kulübelerde otururken Türkler ise keçeden yaptıkları çadırlarda
yaşamışlardır.
Daha sonraki dönemlerde onlar da bozkır sahalarına yerleşmeye başlamışlardır. Moğol
devleti kurulduktan sonra ilk başlarda devletin hâkim tabakasını Moğollar teşkil etmiş,
devletin büyümesi ile Türk ordu sisteminden ve devlet teşkilatlanmasından faydalanmışlardır.
Bu nedenle ilk zamanlarda özellikle Uygurların etkisi ile Moğol devlet içinde ordu ve içtimai
yapıda Türkler önemli bir rol oynamışlardır. Ancak Türkler ile Moğollar arasında arkeolijk
ve antropolojik araştırmalardan da anlaşıldığı gibi ırkî bir münasebet yoktur.

Kaynak;
Prof. Dr. Muâlla Uydu Yücel
Herkes gibiyim ama hiç kimse gibi değilim (Lale)

lale_zar

Profesyonel

  • "lale_zar" bir kadın
  • Konuyu başlatan "lale_zar"

Mesajlar: 1,830

Kayıt tarihi: Aug 12th 2015

Konum: allaturkaa

  • Özel mesaj gönder

6

Tuesday, 22.09.2015, 13:39

Moğol-Tatar Adı Üzerine


Çin kaynakları kuzeydoğularındaki boyları, bazen kendi adlarıyla zikrederlerken, birçok
defa onları Türk veya Moğol olarak ayırmadan, genelde Tatar (Ta-ta) adı altında
zikretmişlerdir. XIII. yy. başlarında ise Moğolları, Çin sınırına yakınlıklarına ve medenî
seviyelerine göre “Beyaz Tatar”, “Kara Tatar” ve “Yabanî Tatar” şeklinde
gruplandırmışlardır.
Tatar sözü, gerek Türk gerek Moğollar arasında eskiden beri bir boy adı olarak
kullanılmıştır. Ancak, Moğollardaki Tatarlar ile bir Türk boyu olan Tatarlar aynı değillerdir.
Moğol-Tatarlar, 1202 tarihinde Dalan-Nemürges savaşında Cengiz (Çinggiz) Han tarafından
yenilerek parçalanmışlar ve bütün mensupları da diğer boylar arasında paylaştırılmışlardır.
Böylece Tatar boyu Moğollar arasında ortadan kalkmakla beraber, bu ad yabancılar tarafından
bazen Moğol, bazen de Türk anlamında kullanılmaya devam edilmiştir. Türk dilinin en eski
belgelerinden olan Göktürk Abidelerinde zikredilen “Tatar” halk adını bazı tarihçiler Moğol,
bazıları da Türk menşeli olduğunu ileri sürmüşlerdir. Fakat Kaşgarlı Mahmud’un Divan-ı
Lûgat-it-Türk adlı eserinde adı geçen bu Tatarların bir Türk boyu olduğuna şüphe yoktur.
Moğol-Tatar kullanımı özellikle ilim âleminde Rusların ortaya çıkardığı bir terminoloji
olarak karşımıza çıkmaktadır. Ruslar, Cengiz devri için bazen Moğol, bazen de Tatar adını
kullanmışlar, hatta ondan sonra kurulan ve birer Türk devleti olan Altın Ordu ve Kazan
Hanlığı ile halkına hep Tatar demişlerdir. Çarlık devrinde de buna devam ederek, ellerine
geçirdikleri bütün diğer Türk boylarına Tatar demişlerdir. Ancak bununla hiçbir zaman
Moğolları kastetmeyip, bu tabiri yalnız ve yalnız Türk boyları için kullanmışlardır (mesela:
Kazan Tatarları, Kırım Tatarları, Astrahan Tatarları, Kafkasya Tatarları, Azerbaycan
Tatarları, Taşkent, Hive, Buhara Tatarları, Kaşgar-, Kulca, Sibirya, Altay Tatarları, vb.)
Bugün “Tatar” sözü bir Türk boyu adı olarak ancak “Kazanlı” veya “Kuzey Türkleri”
dediğimiz İdil-Ural, Batı Sibirya ve Astrahan ahalisi ile “Kırımlı”lar için kullanılmaktadır.
Zikrettiğimiz bu boylar artık bugün bu ismi kendileri de bir halk adı olarak benimsemiş
durumdadırlar. Cengiz Devleti ilk devrelerde Moğollardan ibaret iken, kısa zamanda
genişleyerek bir cihan imparatorluğu haline gelmiş ve neticede bir Türk-Moğol İmparatorluğu
şeklini almıştır. Çünkü Türklerle meskûn hemen hemen bütün ülkeler bu devletin içine
alınmış bulunuyordu. Başka birçok milletler de bu imparatorluğa mensup olmakla beraber,
esas kitle ve nüfusun büyük kısmı (100 yıl Moğol idaresinde kalmış olan Çin istisna edilirse)
Türklerden ibaretti. Bazıları sulh yolu ile bazıları savaş neticesinde Cengiz’e tabi olan Türk
boyları, kısa zamanda onunla anlaşarak büyük imparatorluğun sosyal, askerî ve idarî bütün
işlerine iştirake başlamışlardır. Sayı bakımından imparatorluğun içinde azınlıkta kalan ve
kültür bakımından Türklere nazaran aşağı seviyede olan Moğolların mühim bir kısmı
İslamiyeti kabul ederek Türkleşmiş, kalanları da esas Moğolistan’a dönmüştür. Böylece,
imparatorluk parçalandığı zaman, bundan Moğol değil, Altın Ordu, Sibir, Çağatay, İlhanlı
gibi yeni yeni Türk devletleri ortaya çıkmış, Moğolların hâkimiyeti eski yurtlarına inhisar
etmiştir.

Kaynak;
Prof. Dr. Muâlla Uydu Yücel
Herkes gibiyim ama hiç kimse gibi değilim (Lale)

lale_zar

Profesyonel

  • "lale_zar" bir kadın
  • Konuyu başlatan "lale_zar"

Mesajlar: 1,830

Kayıt tarihi: Aug 12th 2015

Konum: allaturkaa

  • Özel mesaj gönder

7

Tuesday, 22.09.2015, 13:42

Moğollar ile Türkler Arasında Etnik ve Kültürel Farklılıklar


Türklerle Moğollar arasında dil birliği bakımından bir münasebetin bulunmadığı kesin
olarak tespit edilmiştir. Ayrıca iki kavim arasında ırk birliğinin olmadığı son 50 yıldır yapılan
antropolojik incelenmeler sonucu artık anlaşılmıştır. Eski çağlarda Türklerin “mongoloid”
gösterilmeleri, bu iki bozkırlı kavmin sıkı münasebetleri ile açıklanabilmektedir. Türklerin
tarihleri boyunca en sıkı temas kurdukları millet hiç şüphesiz ki yakın komşuları olan
Moğollar olmuş, kalabalık Moğol kütleleri Türk idaresine alınmış (Asya Hunlarında,
Tabgaçlarda olduğu gibi) ve bunlar Türklerle birlikte geniş kapsamlı göç hareketlerine
katılmışlardır (Batı Hunlarında ve Avarlarda olduğu gibi).
Asya’da MÖ 3000’lere ait kurganlardan çıkarılan iskeletler üzerinde yapılan
araştırmalara ve kaynaklardaki bilgilere istinaden Türklerin antropolojik özellikleri Brekisefal
kafatası, koyu renkli saç, hafif esmere çalan beyaz (buğday rengi) ten, orta boy (ortalama 167
cmç), uzunca beyzî (değirmi) yüz, hafif çekik, fakat mongoloid olmayan göz (badem), orta
gürlükte sakal ve bıyık olarak ortaya konmuştur. Irk antropolojisinin sonuçlarına göre:
Türklük, üç büyük ırk ailesi (Europid, Mongoloid ve Negrid) içinde Europid ırkına bağlıdır.
Europid grubunun kuzey bölümünde pigmenti az olan açık saçlı ve açık tenli teuto-nor-dicus,
dalo-nordicus ve Doğu Baltık ırkları; ortada, Türkistan içlerine kadar uzanan bölümde esmer
alpin, dinarid ve turanid ırkları; güney bölümünde siyah saçlı, koyu esmer tenli ve kara gözlü
mediterran, taurid ve indid ırkları bulunmaktadır. Baltıklı, alpin, dinarid ve turanid ırklar
brakisefal, diğerleri ise dolikosefaldirler. Dünya ilim âlemince kabul edilen ve bizzat
Moğolların temsil ettikleri ayrı bir ırk örneği vardır ki, buna doğrudan doğruya “Mongoloide”
denilmiştir. Bu ırk Türk ırkından büyük farklarla ayrılmaktadır.
Türk ve Moğol kültürünü birbirlerinden ayıran bazı farklılıkları da şu şekilde
verebiliriz:
1) Eski Moğolların başlangıçta ekonomileri avcılığa dayanmış, sonradan batı
komşuları olan Hunların tesiri ile hayvan yetiştirici ve çoban olmuşlardır. Türkler ise
başlangıçtan itibaren hayvan yetiştiricisi ve çoban olmuşlardır.
2) Moğollarda anne önemlidir ve “maderşahi (mazerşahi)” denilen anne
hukukunun geçerli olduğu bir aile tipi vardır. Türklerde ise aile babadan gelir ve “pederi” tipte
baba hukukunun geçerli olduğu aile tipi vardır.
3) Moğollarda beyaz, Türklerde kara rengi önemlidir.
4) Moğollarda köpek, Türklerde kurt önemlidir
5) Moğollar iliklerini sola, Türkler sağa açarlar
6) Moğollar domuz beslerler ve yerler, Türkler ise domuz eti yemezler
7) Moğollar sol tarafı Türkler sağ tarafı üstün tutarlar.
Kaynak;
Prof. Dr. Muâlla Uydu Yücel
Herkes gibiyim ama hiç kimse gibi değilim (Lale)

lale_zar

Profesyonel

  • "lale_zar" bir kadın
  • Konuyu başlatan "lale_zar"

Mesajlar: 1,830

Kayıt tarihi: Aug 12th 2015

Konum: allaturkaa

  • Özel mesaj gönder

8

Tuesday, 22.09.2015, 13:48

Tarihte Türk – Moğol İlişkileri;

Hun egemenliğinden itibaren, Türk boylarıyla Moğol kabileleri arasındaki mücadelelerde, Cengiz Han, ortaya çıkana kadar üstün taraf genelde, Türklerdeydi, Cengiz Han, ortaya çıktıktan sonra ise Moğol istila dalgaları, Orta Asya’daki Türkmen boylarını önlerine katıp sürükledi, yâda ordularına katılmak zorunda bıraktı. Dörtnala giderken dakikada altı ok atabilen Moğol atlıları böylece, Ortadoğu’nun değişik bölgelerinde, Türklerin kültürel ve etnik ağırlığının artmasına geniş topraklarda, Türk dilinin ve kültürünün yerleşmesine vesile oldu, daha sonra kurdukları imparatorlukta azınlıkta kalan Moğollar, büyük ölçüde Türkleşip İslamlaştılar, Cengiz Han’ın haleflerinin kurduğu Altınordu ( Kıpçak Bozkırı ve Batı Sibirya) ve Çağatay Maveraünnehir, Yedisu ve Doğu Türkistan hanlıkları, tümüyle Türkleşti ve İslamlaştı Çağatay hanlığının yerini alan Timur’un (1370–1405) Türk ve Müslüman imparatorluğu, Moğol geleneğini sürdürdü. Timur’dan sonra gelenler, Semerkant ve Herat’ta parlak bir kültür yarattılar. Moğol devlet geleneğinin, Eski Türklere dayandığını, Eski Türk geleneğinin de, Moğollar sayesinde Osmanlı’ya kadar taşındığını söylüyor.( A.Taşağıl )
****
Herkes gibiyim ama hiç kimse gibi değilim (Lale)

lale_zar

Profesyonel

  • "lale_zar" bir kadın
  • Konuyu başlatan "lale_zar"

Mesajlar: 1,830

Kayıt tarihi: Aug 12th 2015

Konum: allaturkaa

  • Özel mesaj gönder

9

Tuesday, 22.09.2015, 13:50

Türkler ve Moğollar


Tarihin derinliklerinde, bir zamanlar fırtına gibi esen, doğudan-batıya cihana düzen vermeye çalışan, Moğol imparatorluğu’nun hüküm sürdüğü Türklüğün mukaddes toprakları da olan ana yurtta uzun süre bulunmaktan, o topraklarda nefes alıp vermekten büyük haz duydum. Nihal Atsız’ın romanlarında bir kaç kez okuduğum ( Bozkurtların Ölümü – Bozkurtlar Diriliyor.), romanlarında yaşattığı Ötüken ve Orhun Nehri ile Tarihte kurulan ilk şehir olan, “Ordubalık”, ( Karabalgasun ), Ötüken ( Runik ) alfabesi ile yazılmış ilk Türk yazılı belgeleri olan “Orhun Anıtları”nı görmek atalarımın bu topraklarda eski Türk coğrafyası, olarak bilinen Sibirya’dan Çin’e ve Doğu Türkistan’a kadar uzanan Urallar’dan Altaylara’a kadar olan bölgede Önce Hunlar, daha sonra Göktürkler ve Uygurlar, tarihte çok önemli imparatorluklar ve devletler kurarak bu topraklarda Türk kültür ve medeniyetini yaşatmışlardır.

Moğollarla – Türkler tarih boyunca birlikte yaşamışlardır. Moğol dili Altay dil ailesinden olup, Türkçe’yle benzerlik gösterir. Moğolca’da çok miktarda Türkçe kelime mevcuttur. Aynı şekilde, Türkçe’de de Moğolca’dan alınmış çok sayıda sözcük vardır. Mesela; “ulus, yasa, yargı” gibi kelimeler Moğolca menşelidir. Moğol devlet ve siyaset adamı olan Elbegdorj’un, siz, Türk çocuklarını Cengiz, Kubilay, Çağatay ve Hakan olarak adlandırdığınız sürece, bizim bağımızın ve yakınlığımızın daha da pekişeceğine inancım tamdır. “Orhun Anıtları”, ortak kültürümüzün ilk yazılı belgesidir. Bu ortak maziye dayanan duygu beraberliğimiz, aramızdaki binlerce kilometreye rağmen devam ediyor. Bizim de yapmış olduğumuz araştırmalarda günümüzde, Moğolistan’da Ergenekon, Bozkurt ve Şamanizim kültü, bütün canlılığıyla yaşatılıyor. Türklerin de ata sporu olan, Güreş, okçuluk ve binicilik yarışmalarında herkesin yarışabileceği ortam hazırlanıyor. Örneğin sekiz yaşındaki bir çocukla seksen yaşındaki bir insanı rakip olarak görmeniz mümkün, kim kazanırsa diyorlar. Bu da Moğolların çocuklarına verdiği önemi anlatıyor. Bu şenlikler bayram havasında, diğer gelenekler gibi yaşanıyor ve yaşatılıyor. At’a Türkler gibi çok önem veriyorlar. Bozkırda saatlerce At’tan hiç inmiyorlar. Türkler gibi at’ı çok seviyorlar. Ancak haksız da sayılmazlar. Çünkü kimi zaman yüklerin, kimi zaman sevinçlerin, kimi zamansa hüzünlerin beraberce taşındığı bu dostluğun temeli asırlar öncesine dayanıyor. Naadam, şenliklerini sabırsızlıkla bekliyorlar. Nihal Atsız’ın Bozkurtların Ölümü – Bozkurtlar Diriliyor adlı romanlarını okuyanlar. Bu şenlikleri seyrederken kendilerini Göktürkler zamanında sanır. Kürşad ve İşpara Alp’in yarışmalarını görür gibi olur. Ben kendimi öyle kaptırdım ki yapılan yarışmalarda, Urungu kucağında, Ay Hanım’la ölüme doğru atını sürerken, Atsız’ın mısraları dilimizden döküldü. “Ayın bahtı karanlık Urungu’nun karadır.”
kaynak;

Turan CAN

TİKA-Araştırmacı
Herkes gibiyim ama hiç kimse gibi değilim (Lale)

10

Tuesday, 22.09.2015, 16:40

Lalezar Hanımcım engin tarih bilgilerinizle beni şaşırtmaya devam ediyorsunuz.Ne güzel bir emektir ne güzel bir bilgi yelpazasidir bu.Bu güzellikleri bizlerle paylaşmanız gelecek nesillere taşınması için bir köprü olacaktır.Gençler bu güzel anlatımları eminim ki kayle alacak,okudukça sürüklenen tarih akışına kendilerini bırakacaklardır.Gönülden alkışlıyorum :1alkis: :1alkis: :1alkis: :1alkis: :1alkis:

lale_zar

Profesyonel

  • "lale_zar" bir kadın
  • Konuyu başlatan "lale_zar"

Mesajlar: 1,830

Kayıt tarihi: Aug 12th 2015

Konum: allaturkaa

  • Özel mesaj gönder

11

Tuesday, 22.09.2015, 22:53

Lalezar Hanımcım engin tarih bilgilerinizle beni şaşırtmaya devam ediyorsunuz.Ne güzel bir emektir ne güzel bir bilgi yelpazasidir bu.Bu güzellikleri bizlerle paylaşmanız gelecek nesillere taşınması için bir köprü olacaktır.Gençler bu güzel anlatımları eminim ki kayle alacak,okudukça sürüklenen tarih akışına kendilerini bırakacaklardır.Gönülden alkışlıyorum :1alkis: :1alkis: :1alkis: :1alkis: :1alkis:


Sayın KRALİÇE SULTAN Takdir ve desteginiz için Cok teşekkür ederim.Tarih Geçmişte yaşanan olaylar bütündür ve tüm kurulmus olan devletler bırbırlerının uygarlığından etkilenmişlerdir .Dönem tarihçilerinin aktardığı kaynaklar bizlere bilgi edınmemiz için ışık olmustur bu ışıgı söndurmeden gelecek nesillere aktarabilirsek ne mutlu bize...Sevgi ve Saygılarımla. :love:
Tarihini bilmeyen milletler başka milletlerin avı olurlar. ( Mustafa Kemal Atatürk)
Herkes gibiyim ama hiç kimse gibi değilim (Lale)

lale_zar

Profesyonel

  • "lale_zar" bir kadın
  • Konuyu başlatan "lale_zar"

Mesajlar: 1,830

Kayıt tarihi: Aug 12th 2015

Konum: allaturkaa

  • Özel mesaj gönder

12

Saturday, 26.09.2015, 00:03

Cengiz Han’ın Soyu


Cengiz Han’ın cedleri yani soyu ile ilgili oldukça ilginç bilgiler zamanımıza kadar
ulaşmıştır. Bunlardan bir tanesi atalarından bazılarının Tibet lakâpları aldıkları ve bu yüzden
de Tibet coğrafyasında gösterilmek istenmiştir. Aybek-ed Devvaddari, Cengiz‟in atalarına ait
mufassal hikâyeler nakletmiştir. O bunları Baycu devrinde Azerbaycan taraflarına gelen
Moğollardan öğrenmiştir. Onun anlattıklarına göre Cengiz’in büyük atasının adı Karaaslan’dır
ve o bir Tibetli kadından dünyaya gelmiştir. Tibetli kadın bir gün ormanda ağaç toplamaya
gitmiş ve orada bir erkek çocuk dünyaya getirmiş ancak bu çocuk demir gibi ağır olduğundan
eve getirememiş. Bu yüzden o çocuk ormanda vahşi hayvanlar arasında büyümüş. Bu soy
efsanesinde dikkatimizi çeken annenin Tibetli gösterilmiş olmasıdır. Bu rivayet aslında
Börçegin sülalesinin Budizm’i kabul ettikten sonra Tibetli rahiplerin uydurduğu şeylerdir.
Diğer bir rivayette ise Cengiz’in 9 kuşaktan atası Alangua adında efsanevi bir kadına
bağlanmaktadır. Çin kaynakları Kuke-non bölgesinde kadınların hâkim olduğu bir ülke
olduğunu ve buranın hükümdarının adını da Alangua olarak kaydetmişlerdir. Cengiz’in atası
ise bu Alangu’nın çocuklarından biri olan Budan-çardan’dır. Budun-cur, “milletin hizmetinde
olan” anlamına gelmektedir. Bu rivayette ismi geçen Alangua adı Timur’un mezar kitabesinde
de geçmekte ve ondan hürmetle bahsedilmektedir.
Cengiz’in ecdadına ait efsanelerden birisi de Ergenekon destanıdır. Cengiz’in atası
olarak bir kurt gösterilmiştir. Kurt, Cengiz’in atasını bir mağaraya kaçırır ve daha sonra
oradan bir kahraman olarak çıkar. 1240 yılında yazılmış olan Moğolların Gizli Tarihi adlı
eserde bu hadise şu şekilde nakledilmektedir: “Çinggiz Kağanın ceddi, Yüksek Tanrının
takdiri İle yaratılmış bir bozkurt idi. Eşi beyaz bir maral idi. Denizi geçerek geldiler. Onan
Nehrinin membaında Burkan Haldun dağı civarında yerleştiklerinde Bataçi Han adlı bir
oğulları oldu”.
Bundan sonra eserde Bataçi Han neslinden gelenler teker teker sayılarak, Temuçin’in
babası Yesügey Bağatur’a kadar 20 kişinin adı verilmektedir.
Bozkurt ve beyaz bir geyikten doğan Bataçi Han’ın oğlu Tamaça, onun oğlu Moriçor
Mergen, onun oğlu A’ucan Baraul onun oğlu Karçu, onun oğlu Borcigiday Mergen, onun
oğlu Torokolçin Bayan, onun oğlu Dobun Mergen, onun eşi Alangua’dan olağanüstü bir
hadise neticesinde doğan Budun çur Munggak, onun oğlu Kabaçi Bahadır, onun oğlu Menen
Tudun, onun oğlu Kaçi Külük, onun oğlu Kaydu, onun oğlu BayŞingon TokŞin, onun oğlu
Tumbinay Seçen, onun oğlu Kabul Kağan, onun oğlu Bartan Bahadır, onun oğlu Yesügey
Bahadır, onun oğlu Temuçin (Cenggis-han).

Kaynak;
Prof. Dr. Muâlla Uydu Yücel
Herkes gibiyim ama hiç kimse gibi değilim (Lale)

lale_zar

Profesyonel

  • "lale_zar" bir kadın
  • Konuyu başlatan "lale_zar"

Mesajlar: 1,830

Kayıt tarihi: Aug 12th 2015

Konum: allaturkaa

  • Özel mesaj gönder

13

Sunday, 27.09.2015, 17:00

Temuçin’in Doğması, Büyümesi ve Kağan Seçilmesi

Moğol Devleti’nin kurucusu Cengiz Han (Temuçin)’in doğum tarihi hakkında çeşitli
görüşler ileri sürülmektedir. Bunlardan kabul görenler 21 Ocak 1155 veya 1162 yıllardır.
Bugün Doğu Sibirya topraklarından geçen Onon Nehrinin sağ kıyısında Deli-ün Boldok adlı
yerde doğmuştur. Babası Moğol topluluklarının reisi Yesügay Bahadır, annesi ise Houlen
Ece’dir. Babası Yesügey, Türk veya Moğol olduğu net olarak bilinmeyen Merkitlerin
soyundan gelen Houlen Ece’yi kendisine eş olarak almıştır. Yesügay Bahadır oğlu doğduğu
sırada Tatar kavimnden Temuçin-uge adlı bir komutanı esir almış ve geleneklere göre de
doğan çocuğuna düşmanının adını vermiştir. Temuçin “demirci” anlamına gelmektedir.
Temuçin doğarken elinde büyükçe bir kan pıhtısı ile doğmuş bu o da onun ileride çok
kan dökeceğine yorumlanmıştır. Temuçin’in kendisinden sonrr Kasar, Haçiun, Temuge adlı
üç erkek kardeşi ile Temulun adlı bir kız kardeşi olmuştur.
Yesügey Bahadır, oğlu Temuçin için eşi Hoelun’un akrabalarından kız istemek, evlilik
anlaşması yapmak üzere onunla beraber yola çıkmıştır. Rivayete göre Temuçin bu sırada 8
yaşlarında idi ama Moğol geleneklerine göre evlilik antlaşmasının erken yaşlarda yapılması
gerekiyordu. Baba-oğul otlaklar boyunca yola çıkmışlar ve yolda Bilge Dei-seçen’i
görmüşlerdir. Dei-seçen onlara gördüğü rüyayı anlatmıştır:
Eskiden beri yiğitlerimiz yakışıklı, kızlarımız güzeldir
Bu konuda rakibimiz yoktur
Güzel yanaklı kızlarımızı
Sizden Han olan kimselere verdik…..
Görüldüğü gibi Dei-seçen, Temuçin’in bir gün han olacağını söylemiştir. Yesügey’de
bu sırada onun kızı Börte’yi görmüş, beğenmiş ve oğlundan bir yaş büyük olmasına ragmen
istemiştir. Anlaşma gereği damat Temuçin orada kalmıştır. Bu aslında Temuçin’in hayatında
en büyük deneyimlerinden biri idi. Çünkü çocuk yaşta yabancı bir yerde, yabancı bir ailede
kalmak, onlar için çalışmak ve dediklerini yapmak zorunda kalmıştı.
Yesügey geri dönerken, yolda bir Tatar topluluğuna rastlamış ve atından inerek onlarla
bir toplantı yapmak istemiştir. Bu Tatarlar oun kendi düşmanlarını olduğunu anlamışlar ve
eskieden yapmış olduğu yağmanın intikamını almak için onu öldürmeye karar verip içkisine
zehir atmışlardır. Yesügey üç gün sonra evine geldiğinde fenalaşmış ve öleceğini anlayınca da
oğlu Temuçin’i çağırtmak için adam yollamıştır. Dei-seçen “Kaynım çocuğunu özlemiş
gitsin, görsün ama görüştükten sonar hemen gelsin” diyerek izin vermiş anca Temuçin
babasını sağ olarak görememiştir. Temuçin için babasının ölümü onun hayatında aldığı ilk
darbelerden biri olmuştur zira bu kadar küçük yaşta babasız, hamisiz, desteksiz kalması acı
tecrübeler yaşamasına sebep olmuştur.
İlk darbeyi babasının ölümünden hemen sonra yemiş ve babasına tâbi olan ve onun
önderliğinde bulunan kabilesi Onon’dan ayrılmaya karar vererek, Temuçin ile ailesini
yanlarına almak istememişlerdir. Bu duruma şahit olan Temuçin hiç bir şey yapamadığı için
hırsından ağlamış, annesi Hoelun, elinde bayrakla ata binerek halkın arasına girip onları geri
döndürmeye ikna etmişse de bir müddet sonra kabile bir kadının emir altında kalmak
istmeeyerek göç etmiştir. Hoellun dördü kendisinin, ikisi de kumasından olan üç ile dokuz
yaşlarındaki altı çocuk ile korumasız kalmıştır. Yesügey’in erkek kardeşleri de onlara yardım
etmemişlerdir. Temuçin bundan sonra ailenin en büyük erkeği olarak omuzlarına çok büyük
bir sorumluluk almıştır.
Houlen, Kiyat kabilesinin sürülerinden hiç bir hak iddia etmeyerek Onon’dan uzak
olmayan Burhan Haldun Dağının eteklerindeki ormanlık yamaçlara ailesi ile birikte
yerleşmiştir. Irmakta balıkçılık yaparak, ormanda yabani meyveler ve kökler toplayarak
geçimlerini sağlamaktan başka çareleri kalmamıştır. Çok zor geçen üç-dört yılın sonunda
Temuçin, toplumun en alt kısmında olmanın, koruyucu aile ve arkadaşlık bağlarından yoksun
kalmanın, sürü sahibi olamadıkları için et yiyememenin, süt içememenin, yarı aç yarı tok
yaşamnın, deri, post ve yüne sahip olmadıkları için soğuk kış günlerinde iliklerine kadar
donmanın acı deneyimlerini yaşamıştır. İşte bu zor şartlar içerisinde büyüyen Temuçin o
yüzden ileride hiç kimseye acımamış ve intikamın almıştır.
On-onbir yaşlarında iken Cacırat boyundan Camuka adlı kendi yaşıtında birisi ile dost
olmuştur. Camuka kardeşlerinden sonra sırlarını paylaştığı bir kişi idi. Soğuk kış günlerinde
aşık oynamışlar, birbirlerine doğada bulduklarını nadir şeyleri hediye etmişlerdir. Camuka
ona geyik avlamaya yarayan ıslık sesi çıkaran bir ok başı hediye etmiş ve dostlukları o derece
ilerlemiştir ki sonunda kan kardeşi olmak için iki kere ant içmişlerdir. Günler ve aylar bu
şekilde geçerken, Temuçin ile Yesügey’in diğer hanımından doğan üvey kardeşi Bekter
arasında rekabet artmıştır. Temuçin 13 yaşında iken aralarında Bekter’in de bulunduğu
kardeşleri ile balığa çıkmış ve Temuçin’in oltasına büyük bir balık takılmıştır ancak
üveykardeşleri bir olarak balığı ondan aldıkları gibi annelerine de şikâyet etmişlerdir. Bunun
üzerine annleri “niye geçinemiyorsunuz” diyerek hepsini azarlamıştır. Bu olay Temuçin için
bardağı taşıran son damla olmuş, hırsla annesinin yanından uzaklaşarak kardeşi Kasar’ı da
yanına alarak hayvan otlatmakta olan Berker’i öldürmüştür. Annesi her ikisine de çok kızmıştı
haklı da idi. Çünkü babalarından sonra aile güçsüz kalmış ve düşman kabileler fırsat kollar
hale gelmişlerdi. Akraba topluluklardan Tayçiutlar bundan hemen istifade ederek bahar
yaklaşırken bulundukları ordugâha saldrımışlardır. Bu saldırının ardında Temuçin’in daha
küçükken başını ezmek fikri yatmıştır.
Tayçiutlar, ordugâhı kuşatınca Temuçin ve ailesi gizlice kaçarak ormanda
saklanmışlardır. Ancak onlar Temuçin’in kendilerine verilmesini ve diğerlerine
dokunmacaklarını söyleyinde annesi Haelun, Temuçin’in kendilerinden ayrılarak hem onların
hemde kendisinin canını kurtarmasını istemiştir. 13 yaşında iken bu şekilde ilk defa ölüm
korkusunu tatmış ve 9 gün boyunca ormanda gizlenerek canını zor kurtarmıştır. Ancak bir
süre sonra açıktan yorgun düşmüş ve ormandan çıkmaya karar vermiştir. Tayçiutlar onu
sabırla beklemişler ve ortaya çıkar çıkmazda yakalamışlardır. Ancak Temuçin’in düşündüğü
gibi onu öldürmemişler, hemen boynuna bir boyunduruk bağlayarak kaçmasını
engellemişlerdir. Günler birbirini kovalamış ve boynundaki bu boyundurk canını çok acıtır
hale gelmiştir. Kaçmayı planlamış ve sonunda kaçmak için fırsatı Tayçiut kabilesinin
düzenlediği bir törende bulmuştur. Onların oldukça fazla içki içmelerinden istifade ederek
kaçmaya başarmıştır. Temuçin’i gözetlemekle görevli olan kişi kendine gelir gelmez onun
olmadığını söyleyerek aramaya başlamışlardır. Boynundaki ağır boyunduruk ile daha fazla
ileri gitmesi mümkün olamamış ve nehir kıyısına saklanmıştır. Bu sırada daha önce onu
gözetleyen ancak ona çok iyi davranan Sohan-şira onu görerek yanına gelmiş ve kaçmasını
isteyerek onu gördüğünü söylemeyeceğini söylemiştir. Onu arayanları farklı yere doğru
yönlendirerek oradan uzaklaşmıştır. Ancak Temuçin nereye gideceğini bilemediği gibi
yorgunluktan bitap düşmüş ve sonunda kendisine yardım eden Sohan-şira’nın evine giderek
yardım istemiştir. Sohan-şira onu görünce telaşlanmış ve takip edilmediğinden emin olunca
çocuklarının baskılarına dayanamayıp onu boyunduruktan kurtarmıştır. Ancak Tayçiutlar,
öyle bir boyunduruk ile onun çok fazla uzaklaşamayacağını iyi bildiklerinden bir müddet
sonra “aramızda bir hain var onu saklıyor diyerek” bütün obanın aranmasını istemişlerdir.
Sohan-şira onu yün arabasının içerisinde saklamıştır. Bütün evler ve arabalar aranmış sıra
yün arabasına geldiğinde bu sıcakta kimse yün arabasında saklanamaz diyerek arabayı
aramamışlar ve böylece Temuçin ölümden kurtulmuştur. Sohan-şira Temuçin’in daha fazla
başına bela açmasını istememiş ve ona bir at vererek annesinin ve kardeşlerinin yanına
dönmesini sağlamıştır. Temuçin ileri de Cengiz Han olduğunda kendisine yardım edenleri hiç
unutmamıştır ki bunlar arasında kendisini esaretten kurtaran Sohan-şira’nın çocukları da
vardır. Bir tanesine general rütbesi vermiştir.
1206 yılına gelindiğine Temuçin, Kerayit, Nayman ve Merkitleri tarih sahnesinden
çıkardıktan sonra bu yılın ilkbaharında bütün tabi topluluklar ile birlikte büyük bir kurultay
toplamıştır. Aslında 1196 yılında han seçilen Temuçin, toplanan bu kurultayda büyük han
olarak seçilmiştir. Bu kurultaydan sonra Temuçin, deniz anlamına gelen Cengiz unvanını
almıştır. Bu yıl, büyük hanlığın nişanesi olan dokuz tuğ dikilmiştir.
1206 yılında toplanan kurultay Moğollar için bir dönüm noktası olmuştur. Cengiz
Han’dan once teşkilatsız olan Moğollar Cengiz Han ile birlikte ordu, içtimai teşkilat ve
memleket yönetiminin belirlenmiş olmasıdır. Bunların en önemlisi Cengiz Han yasası adı ile
yasakların konulmasıdır.
Konumuzun sonunda değinilmesi gereken bir diğer konu da Cengiz Han’ın şahsî
özellikleridir. Kaynaklarda geçen bilgilere göre Cengiz Han uzun boylu, geniş alınlı, sağlam
bünyeli, kedigözlerine benzer gözleri olan biri idi.
Cengiz Han’ın kişilik özelliklerine baktığımız zaman ise onun kendisine çok güvenen,
zor durumlarda hâkimiyetini sağlamak için her türlü önlemleri alan, toplu katliamlardan bile
kaçınmayan ayaklanan yerlere karşı acımasız olan bir kişi olduğunu görmekteyiz.
Cengiz Han dengeli bir zekâya, aklıselime sahipti. Sertliğine rağmen dostlarına karşı
son derece cömert ve müşfikti. Hainlere karşı çok sert davranmış, kötü duruma düşmüş
efendilerine ihanet edenleri ölümle cezalandırmıştır. Düşmanı olmuş hükümdarlara sonuna
kadar bağlı ve sadık kalmış kişileri kendi hizmetine alarak mükâfatlandırmıştır. Himayesine
aldığı yoksulları sonuna kadar korumuş, bütün hayatı boyunca onları takip etmiştir.
Ordusunda sıkı bir disiplin uygulamış yasaklarına uymayanları şiddetle
cezalandırmıştır. Orduda yalancılık, hırsızlık hayal edilmeyecek duruma gelmiştir. Cengiz
Han sadece Moğol diliyle konuşmuştur.

Kaynak;
Prof. Dr. Muâlla Uydu Yücel
Herkes gibiyim ama hiç kimse gibi değilim (Lale)

lale_zar

Profesyonel

  • "lale_zar" bir kadın
  • Konuyu başlatan "lale_zar"

Mesajlar: 1,830

Kayıt tarihi: Aug 12th 2015

Konum: allaturkaa

  • Özel mesaj gönder

14

Sunday, 27.09.2015, 17:04

Cengiz Han’ın Komşu Kabileler ile Mücadelesi


1201 yılına gelindiğinde bozkırlarda hâkimiyetin hangi liderde olacağı düşüncesi iyice
kendini göstermiş ve buna bir çözüm bulunması gerekmişti. Zira artık Camuka ile Temuçin’in
güçleri denkleşmişti. Her ikisini de destekleyen boylar hangisini han olarak görmek isterlerse
onun etrafında toplanmaya başlamışlardır.
Tatarlar, Ungiradlar, Naymanlar, Merkitler, Oyradlar ve Tayçiutlar’ın bir boyu
Camuka’yı han olarak seçmeye karar vermişler ve bunu ona verdikleri Gurhan evrensel han
unvanı ile de tescillemişlerdir. Böylece daha da güçlenen Camuka için ilk hamleyi
gerçekleştirmek için hiç bir engel kalmamıştır. İki ordu karşılaşmışlar ve savaş düzenini
almışlardır ancak bu sırada kuvvetli bir yağmur ile fırtınanın çıkmasını Tanrı’nın kötü bir
işareti olarak yorumlayan Merkit, Oyrad ve Tayçiutlar geri çekilmişlerdir. Buna çok kızan
Camuka’nın bu boyların her birini yağmalaması Temuçin’e istediği büyük bir fırsatı
vermiştir. İlk darbeyi kendisini esir eden ve büyük bir kin beslediği Tayçiutlara indirmek
istediğinden onların arkasından gitmiştir. Ancak Camuka çabuk toparlanarak onun arkasından
harekete geçmiştir. Temuçin bunun üzerine kadınlara sürüleri toplayarak ormanın içine
gitmelerini emretmiştir. Tepelere birlikler yerleştirmiştir. Düşman iki kat daha fazla bir güce
sahipti. Bu yüzden Camuka’nın bataklık alana çekilmesini, kendi askerlerinin de kuzeye
çekilip aniden geri dönmelerini planlamıştır. Planı başlarda başarılı olmuşsa da Camuka’nın
izlediği strateji ile Temuçin’in kendisi tuzağa düşmüş ve ok yağmuru altında boynundan
vurulmuştur. Ayrıca kardeşi Haçiun ile 70 adamı da Camuka’nın eline esir düşmüştür.
Camuka bu 70 adamı kaynayan kazanların içine attırarak feci şekilde öldürtmüş, Haçiun’a ise
daha insaflı davranarak başını kılıcı ile kesip, kellesini atının kuyruğuna bağlamıştır. Yine ele
geçirdiği okçuların parmaklarını kestirmiş, izcilerin gözlerine mil çektirmiştir. Böyle yaparak
psikolojik olarak onları korkutmak istemiştir. Temuçin kardeşinin ölüm haberini aldığında
herhangi bir tepki göstermemiştir. Bu da onun kardeşinin ölümüne fazla üzülmediğine veya
artık ölümlere alıştığına yorumlanmıştır. Ama bir gerçek vardır ki o da intkiman almak için
iyice hırslanmıştır.
Boynundan yaralanan Temuçin’i en sadık adamlarında Celme hava kararınca çadıra
götürmüş, zehirli oku çıkararak kanı emmiştir. Uzun bir süre sonra Temuçin kendine gelmiş
ve hayatını kurtardığı için Celme’ye borçlandığını hissetmiştir. Celme sadece onun zehrini
emerek ona yardımcı olmamış aynı zamanda gizlice Camuka’nın ve ordusunun kampına
giderek Temuçin’e yiyecek getirmiştir. Böylece Temuçin tekrar gücünü kazanmıştır.
Celme’nin iyiliğini hiç unutmamış ve onu ileride general rütbesi ile mükâfatlandırmıştır.
Temuçin’in vurulduğu halde ölmemesi, onun askerleri arasında itibarını daha da
arttırmış ve bundan manevi bir güç kazanarak düşmana yeniden saldırmıştır. Sonuçta
Camuka’nın ordusunu darmadağan etmiştir. Camuka canını zor kurtarabilmiştir. Temuçin
savaş meydanında gezerken kendisini Tayçiutlardan kurtaran Şahon-çiray’yı görmüş ve ona
kendisine ok atanın kim olduğunu bilip bilmediğini sormuştur tam o sırada onun yanında
bulunan Cirko isimli bir asker öne doğru çıkarak kendisinin ok attığını söylemiştir. Temuçin
onun bu dürüstlüğünden etkilenerek “sana Cebe (ok ucu) adını veriyor ve hizmetime”
alıyorum” demiştir. Cebe daha sonra Moğolların en önemli ve başarılı komutanlarından biri
olarak adını tarihe yazdıracaktır.
1202 yılına gelindiğinde Cengiz Han, Dalan mevkiinde değişik Tatar boyları ile
karşılaşmış ve onları başarılı bir şekilde yenerek mallarını ele geçirmiştir. Bu Tatar boyları
Alçi, Dutaut ve Aluhay idi. Savaş biter bitmez Cengiz’in ordusundaki Altan, Hucar ve Daritay
adlı komutanlar savaş başlamadan önce Cengiz’in ganimete dokunmayalım kararını
dinlememişler ve ganimet toplamaya başlamışlardır. Bunu duyan Cengiz, Cebe ve Kubilay
adlı komutanlarını göndererek ele geçirdikleri malları ile sürülerini müsadere ettirmiştir.
Böylece de onlara ağır bir ceza vermiştir. Ele geçirilen esirleri ise “Tatarlar eskiden beri
dedelerimizi ve babalarımızı öldürmüşlerdir” diyerek boyları dingil baş çivisini geçen, yani
araba tekerleğinin ortasını geçen herkesin öldürülmesini kalanların ise köle yapılmasına karar
vermiştir. Toplantıdan çıkan kararı öğrenmek isteyen Yeke-çeren adlı bir Tatar Cengiz’in
üvey kardesi Belgutay’a ne karar aldıklarını sormuş o da alınan kararı söylemiştir. Bunun
üzerine Yeke-çeren durumu hemen Tatarlara bildirmiş ve onlarda kendilerini savunma kararı
almışlardır. Onları idam etmeye gelen bir hayli fazla Moğol askerini öldürerek büyük kayıplar
verdirmişler ama sonunda kılıçtan geçirilmeken kurtulamamışlardır. Cengiz Han, bundan
sonra Yeke-çeren’in iki kızını da kendine eş olarak alırken, Bergutay’ı da meclise girmesini
yasaklayarak cezalandırmıştır.
Cengiz Han’ın mücadele etmek zorunda olduğu iki rakibi vardı. Birincisi Camuka
ikincisi de Tuğrul’du. Camuka yenilerek kaçmıştı, Kerayit hükümdarı Tuğrul ise eskiden
verdiği dostluk sözünü devam ettirse bile bozkırın tek bir lideri beklediğinin de farkında idi.
1201’de Cengiz Tatarlar ile savaşırken, Tuğrul da Merkit halkına savaş açmış, onların
hükümdarı Tohta’nın büyük oğlunu öldürmüş diğer iki oğlunu, iki kızını ve kadınlar ile başka
bir sürü Merkit’i esir almıştır. Ancak elde ettiği ganimetten Cengiz Han’a herhangi bir pay
verme tarafatarı olmamıştır. Çünkü o, Cengiz Han, Tatarlar ile savaştığı için böyle kolay bir
zafer kazanmıştır. Cengiz bu meseleye çok takılmamış ve onunla işbirliğini sürdürmüştür.
İkisi güçlerini birleştirerek Naymanlara karşı sefere çıkmışlardır. Naymanların hükümdarı
Buyruk Han bu güç karşısında dayanamayarak Altay Dağlarına çekilmiştir. Bir süre takipten
sonra Cengiz’in güçleri ona yetişmiş ve Buyruk Han’ı öldürmüşlerdir. Ancak Naymanların
bütün gücünü yok edememişlerdir.
Diğer taraftan ise Kerayitlerin hükümdarı Tuğrul, Camuka ile birleştiği için, Cengiz
Han ile savaş düzeni alacakları mevkiyi terk etmiştir. Bu hareketi ona pahalıya mal olmuş,
Naymanların saldırısına uğrayarak ağır kayıplar vermiştir. Bu artık onun gücünü kaybettiğinin
bir göstergesi olmuştur. Cengiz ordusu ile yardıma gelirken, Tuğrul’un oğlu Sangum
Naymanlar ile savaşa tutumuş ve düşmana esir düşmek üzere iken Cengiz’in güçlei tarafından
kurtarılmıştır. Bunun üzerine Tuğrul, oğlunun onun himayesine girmesini teklif etmiş o da
kabul etmiş ve eski dostluğu devam ettirmek istemiştir. Bu arada yine eskisi gibi düşmana
karşı birlikte hareket etme, sürek avlarına birlikte çıkma ve haklarında yapılan dedikoduları
duyduklarında inanmadan yüz yüze konuşma kararı almışlardır. Cengiz bununla da kalmamış,
en büyük oğlu Cuci’ye Tuğrul’un kızını isterken Tuğrul’un oğlu Sangum’a kendi ailesinden
bir kız vereceğini söyleyerek aralarında kaybolan güveni yeniden yeşertmek istemiştir. Ancak
Sangum kendisini daha üstün gördüğünden bu teklifi reddetmiştir. Cengiz de bu durumu hiç
hoş karşılamamıştır.
Bu arada Camuka boş durmamış ve 1203 yılının baharında Cengiz ile Kerayitler
arasındaki bu sürtüşmeden yararlanmak isteyerek değişik boy beylerini toplamış ve onlara “
dostum Temuçin Naymanlara elçiler göndererek onlarla münasebet kurmuş, o zaman biz ona
nasıl inanalım” diyerek akıllarını çelmek istemiştir. Bu arada Sangum da boş durmamış ve
babasını bir hile ile Cengiz’i ortadan kaldırmaya ikna etmiştir. Yapılan plana göre Cengiz
Han’a “kızkardeşimizi vereceğiz, nişan yemeğine buyur” şeklinde haber yollayacaklar ve o da
gelecekti. Hemen işe koyularak planladıkları gibi haber yollamışlar ve Cengiz’de on adamı ile
beraber hareket etmiştir. Yolda bir dostunun yanında konaklarken dostu onu “bu adamlar daha
önce seni hakir görüp kızlarını vermemişlerdi şimdi ne oldu da seni nişana çağırıyorlar
dikkatli ol” sözleri ile uyarmış ve bunun üzerine Cengiz yemeğe sadece iki adamını
göndermiştir. Sangum bunun üzerine Cengiz’in durumu anladığını hissederek adamlarına
yarın onu kuşatacaklarını söylemiştir. Bu sırada yanlarında bulunan birisi Cengiz’den büyük
mükâfat alacağını düşünerek bunu gelen adamlarına söylemiştir. Bunu duyan Cengiz ve
adamları hemen bulundukları yerden uzaklaşmışlardır.
Bu hadise Cengiz’a artık Kerayitleri ortadan kaldırması gerektiğini göstermiştir. Her
iki tarafın orduları savaşa hazırlanmış ve Cengiz’e Halalhalcit çölünde düşmanın geldiği
haberi ulaşmıştır. Tuğrul ve Camuka birlikte idiler ve Tuğrul yaşlı olduğu için ordunun
komutasını Camuka’ya vermişti. Ancak Tuğrul’un sabırsız oğlu Sangum babasının emirlerini
inlemeden saldırıya geçmiş ancak kısa bir süre sonra da yüzüne gelen okla yaralanmıştır.
Onun yaralandığını gören Kerayit askerleri etrafını sararak saldırıdan vazgeçmişlerdir. Bu
zaafı gören Cengiz Han, hemen saldırıya geçerek onlara ağır kayıplar verdirmiştir. Ancak
hava karardığı için savaşı sonlandıramadan geri çekilmişlerdir. Tuğrul oğlunun
yaralanmasından sonra savaşa devam edemeyeceğini anlayarak savaş alanından geri
çekilmiştir. Cengiz Han bu sırada bulundukları yere yakın oturduklarını öğrendiği Ungirat
kabilesine elçiler göndererek himayesi altına girmelerini teklif etmiş onlarda kabul
etmişlerdir. Ancak Cengiz bu birleşik kuvvete karşı kendisini yeterince güçlü hissetmemiş ve
bu yüzden uzlaşmacı bir siyaset izleyerek kendisine daha fazla zaman kazandırmak istemiştir.
Bu amaçla Tuğrul’a bir haber göndermiş o da küçük bir kutu ile serçe parmağından damlattığı
kanı göndermiştir. Bununla hâlâ baba-oğul ilişkilerinin devam ettiğini söylemek istemiştir.
Cengiz Han bundan sonra çevresindeki diğer boylara da bir çeşit dostluk mesajları
göndermiştir. Camuka’ya ise “Sen kıskançlığın ile han babamla aramı açtın “diyerek uzlaşma
çağrısından çok intikam mesajı yollamıştır. Zira o Camuka ile uzlaşmanın mümkün
olamayacağını çok iyi biliyordu. Camuka’da hanlığın kendi hakkı olduğuna ve bütün
Moğolları birleştirebilecek kabiliyette olduğuna inanıyordu.
Cengiz, Tuğrul’u ikna etmişti ama oğlu Sangum ona inanmamış ve sıranın mutlaka bir
gün kendilerine geleceğini anlamıştı. Sangum’um komutanlarından Arhay, onun yenileceğini
bildiği için birliklerini kurtarmak istemiş ancak ailesi Tuğrul’un yanında esir bulunduğundan
bir süre tereddüt etse de sonunda durumu Cengiz Han’a bildirmiştir. Bu sırada Tuğrul Han’ın
yanında esir bulunan kardeşi Kasar da bir yolunu bularak kaçmış ve Cengiz’in yanına gelerek
birlikte plan yapmışlardır. Buna göre Tuğrul’a bir elçi göndermişler ve elçi Kasar’ın ağzından
Tuğrul’a “Ağabeyimi bulamadım, karım ve çocuklarım siz Han babamın yanında,
desteklerseniz sizin yanınıza gelmek istiyorum” demiş, Tuğrul da cevaben “Kasar gelsin, kefil
olarak İtürgeni gönderiyorum” diyerek elçi ile beraber İtürgen’i yola çıkartmıştır. Ancak
bütün bu sözler Cengiz’e zaman kazandırmak ve Tuğrul’un obasındaki durumu anlamak için
yapılmış bir hile idi. Nitekim bu hile ile Tuğrul Han’ın hazırlıksız olduğu anlaşılmış ve
Cengiz ordusunu gece yürüyüşü ile Tuğrul’un kamp kurduğu yere götürmüştür. Düşman
kuşatılmıştır. Savaş üç gün üç gece devam etmiş ve sonunda düşman teslim olmak zorunda
kalmıştır. Ancak ne Tuğrul ne de oğlu Sangum savaş meydanında bulunamamışlardı. Onların
nasıl ve ne şekilde kaçtıklarından kimsenin haberi olmamıştı.
Savaş kazanıldıktan sonra Kerayit halkı itaat altına alınmış ve gruplar halinde değişik
boyların arasına dağıtılmışlardır. Tuğrul ile oğlu müttefikleri olan Camuka’nın ülkesine
kaçmışlar ancak Tuğrul Naymanlı bir karakol postasını Kerayit hanı olduğuna ikna edememiş
ve onun tarafından öldürülmüştür. Oğlu Sangum ise seyisinin ihanetine uğramıştır. Karısı
seyise “Altın elbiselerini giyerken, tatlı yemeklerini yerken iyiydi. Şimdi onu nasıl terk
edersin” demesine rağmen, seyis Cengiz Han’ın yanına giderek ona Sangum’un bulunduğu
yeri söylemiştir. Ancak seyis umduğunu bulamamış, Cengiz Han: “Karısını ödüllendiriniz, öz
hanına ihanet edenin ise kafasını kesiniz” diyerek ihanet edenin cezasız kalmayacağını
göstermiştir.
Türk menşeden geldikleri genel kabul gören Naymanlar da Kerayitler gibi Moğolları
hep küçük görmüşlerdir. Naymanların başında Tayan Han vardı. Tuğrul Han’ın Cengiz
Han’dan kaçarken bir karakol postası tarafından öldürülmesi durumun ne kadar önemli bir hal
aldığını görmesini sağlamıştı. Tayan Han “Gökte güneş ve ay gibi iki parlak şey varsa da
yeryüzünde iki han barınamaz. Şu bir avuç Moğol’u tutsak edelim” diyerek hemen sefere
çıkılmasına karar vermiştir. Ancak komutanları ve danışmanları ihtiyatla davranılmasını ve
acele edilmemesini tavsiye etmişlerdir. Tayan Han onları dinlememiş ve Ongutların liderine
“doğuda bir kaç Moğol var. Sen sağ kolum ol. Ben de hücum edeyim” şeklinde bir teklif
götürmüştür. Ancak Ongut lideri ondan daha temkinli davranmış teklifini kabul etmediği gibi
durumu Cengiz Hana da haber vermiştir. Cengiz Han bu sırada sürek avında idi.
Komutanların çoğu “şimdi iyi bir mevsimde değiliz, hayvanlarımız zayıftır” diyerek hemen
sefere çıkılmasına karşı çıkmışlar sadece Otçigin ile Belgutay noyanlar hemen sefere
çıkılmasını istemişlerdir. Cengiz de bu düşüncede idi ve sürek avına son vererek 1204 yılının
yaz aylarında orduyu yürüyüşe geçirmiştir. Başta Cebe ile Kubilay Noyanlar vardı. Onlar
Kerulen Irmağı boyunca ilerleyerek bozkıra ulaşmışlardı ancak Cengiz’in ordusundaki atları
çok zayıf kalmıştı. Cengiz hem askerleri dinlendirmek hem de atları güçlendirmek gerektiğini
çok iyi anlamıştı. Naymanlı karakol postaları da atların zayıf olduklarını görmüşler ancak
asker sayısını kestirememişlerdir. Bunu gören Cengiz hileye başvurmuş ve bozkıra dağılan
her askere beş ayrı yerde ateş yakmalarını emretmiştir. Bu ateşleri gören Naymanlı karakol
postalarıda onların çok fazla askere sahip olduklarını zannetmişlerdir. Durumu hemen Tayan
han’a haber vermişlerdir. Tayan Han oğlu ve boy ileri gelenleri ile bir toplantı yapmış ve
Altay Dağlarına çekilerek orada oyalama taktiği ile düşmanı yorma teklifinde bulunmuştur.
Ancak oğlu “Camuka ile birlikte bir hayli Moğol boyu bizim yanımızda, düşmanın üzerine
yürüyelim” diyerek babasına karşı çıkmıştır. Bunun üzerine Tayan Han savaşmayı kabul
etmiş ve Nayman ordusu Cengiz Han’ın bulunduğu bozkırlara doğru harekete geçmiştir.
Cengiz Han onları çember içerisine alarak saldırmadan beklemiştir. Gece olunca Naymanların
büyük bir kısmı bu çemberden kurtulmak için kaçmaya başlamışlardır. Ertesi gün Tayan Han
esir alınmış, bir süre sonrada savaşta aldığı yaralardan dolayı ölmüştür. Oğlu ise kaçarak
Kara-Hitaylara sığınmış ve hayatını Cengiz Han ile karşılaşacağı günleri beklemekle
geçirmiştir. Bu durumu gören Camuka’nın yanındakiler ile beraber pek çok Moğol boyu da
Cengiz’e tabi olmuşlardır.
1205 yılı baharında Cengiz Hanın eline düşmekten kurtulan Nayman ve Merkit güçleri
birleşerek savaş düzenine geçmişlerdir. Savaş başladıktan kısa bir süre sonra Merkitlerin
komutanı Tohto vurulmuş ve ordunun morali bozularak kaçarsına dağılarak geri çekilmiştir.
Askerlerin birçoğu da Erdiş Nehrini geçerken boğulmuştur.
Naymanların komutanı Guçuluk Han, Kara-Hitaylara sığınmıştır. Ele geçirilen
Merkitler ise Cengiz’in askeri arasında paylaşılmıştır. Bu durumdan istifade etmek isteyen
daha önce itaat altına alınan Merkitler ayaklanarak kaçmaya başlamışlardır. Ancak başarılı
olamamışlar ve Cengiz Han, “Bunlara bir arada yaşamalarına izin vermiştik ama isyana
kalkıştılar. Şimdi hepsini her tarafa dağıtın” diye emir vererek onları diğer boylar arasına
dağıtmışlardır.
Nayman ve Merkitler bu şekilde dağıtılıp tamanen güçsüz hale getirildikten sonra,
onlarla birlikte Cengiz’e karşı savaşan Camuka desteğini kaybetmiş ve beş yakın arkadaşı ile
birlikte kalmıştır. Ancak bu yakın arkadaşları onu satmaktan geri durmamışlar ve yemek
yerken onu yakalayıp Cengiz’e teslim etmişlerdir. Böyle yapmakla da tıpkı seyis gibi
Cengiz’den büyük mükâfat alacaklarını düşünmüşlerdir. Ancak Cengiz bütün ihanet edenlere
acımadığı gibi onlara da acımamış ve “öz hanlarına ihanet edenleri bütün nesilleri ile yok
edin” emrini vermiş ve cezalarını orada infaz ettirmiştir.
Cengiz Han Camuka’yı affedeceğini ima ederek, tekrar dost olma çağrısında
bulunmuştur. Aslında onu manen ezmek istemiş ve bunda da başarılı olmuştur. Camuka da
bunun farkına varmış ve onun maskarası olarak yaşamaktansa ölmeyi tercih etmiştir.
Cengiz’den kendisinin bir asile yakışır şekilde kanının dökülmeden öldürülmesini, cesedinin
yüksek bir yere gömülerek saygıdan mahrum edilmemesini rica etmiştir. Cengiz Han’da
“senin hayatını bağışlamak istediğim halde bunu kabul etmiyorsun öyle ise seni kendi arzuna
göre kanını akıtmadan öldürteceğim”demiştir. Bazı kaynaklar onun boğularak bazı
kaynaklarda kemikleri kırılarak öldürüldüğünü yazmışlardır.

Kaynak;
Prof. Dr. Muâlla Uydu Yücel
Herkes gibiyim ama hiç kimse gibi değilim (Lale)

lale_zar

Profesyonel

  • "lale_zar" bir kadın
  • Konuyu başlatan "lale_zar"

Mesajlar: 1,830

Kayıt tarihi: Aug 12th 2015

Konum: allaturkaa

  • Özel mesaj gönder

15

Wednesday, 30.09.2015, 00:45


Büyük Kurultay ve Cengiz’in Tekrar “Büyük Han” İlan Edilmesi
Camuka’nın öldürülmesi ile bozkırda hanlık kavgası sona ermiş, artık herkes Cengiz’in lider olduğu gerçeğini kabul etmiştir. 1206 yılında Onon Nehrinin membağında toplanan bütün boyların temsilcileri, dokuz parçalı tuğ dikerek, Cengiz’i “Büyük Han” ilan etmişlerdir. Böylece Cengiz bozkırdaki bütün Moğol boylarının tek ve gerçek yöneticisi olmuştur. Büyük kurutay aynı zamanda pek çok kişinin sabırsızlıkla beklediği büyük ödüllerin dağıtıldığı bir toplantıidi. Okuracağı büyük imparatorluğun alt yapısını hazırlamak istemiş ve “şimdi binlikleri kurarken, ulusun kuruluşunda birlikte çalışmış olanları “binbaşı” yaparak teşekkürlerimi sunmak istiyorum “ demiştir. Cengiz askeri düzeni tıpkı Türkler’deki gibi onluk sisteme göre kurmuştur. Bu yüzden rütbeler de genelde bu sayıya uygun verilmiştir. Onbaşı, yüzbaşı, binbaşı gibi. Cengiz bu kurutayda 95 binbaşı belirlemiştir. Başta en küçük kardeşi Şigi-hutuhu olmak üzere yakınlarını yüksek mevkilere tayin etmiştir. Şigi-hutuhu’ya “Ganimet paylaşılırken, kardeşlerinle eşit hakka sahip olacaksın, cezaya çarptırılman gereken bir suç işlediğinde, dokuz defa cezasız bırakılacaksın, Ulus toplarken sen benim gözüm, kulağım olmuştun. Şimdi de bütün ulusun içerisinde hırsızları cezalandır, yalanı ortadan kaldır, ölüm cezasını hak edenleri öldürt, para cezası hak edenlerden paranı al” diyerek onu yüksek hâkim tayin etmiştir. Kısa süre sonra ona “halkın boylara bölünmesi ve mahkeme kararları Mavi deftere (Kıoko Debter)’e yazılsın, yeni esaslar ve kanunlar bana danışıldıktan sonra kayda alınsın, bu kurallar nesilden nesile intikal etsin, kimse bunları değiştirmesin, değiştirmeye kalkışanlar ise cezalandırılsın “diyerek çok meşhur Cengiz Yasalarının temelini atmıştır. Cengiz Borçu ve Muhali ile diğer noyanlarını yanına çağırarak, Borçu’yu Altay önündeki sağ cenah tümeninin komutanı, Muhali’yi de sol cenahta Hara Dağlarının önündeki tümenin komutanı yapmıştır. Ayrıca Horçi’yi de orman halklarına karşı sınırı korumakla görevli tümenin komutanı olarak atamıştır.Cengiz Han kurutayda “dört köpeği” diye adlandırılan en yakın komutanları Kubilay (torunu olan bilinen Kubilay değildir), Cemle, Cebe ve Subideyile “dört bahadır” diye adlandırılan Boröu, Muhai, Borohulile, Çilaun’u da ödüllendirmeyi unutmamış, Kubilay’ı bütün askeri işlerden sorumlu hale yani bir çeşit genelkurmay başkanı olarak atamıştır.Tümen komutanı olarak tayin ettiği bir boy beyi olan Hunan’ı büyük oğlu Cuci’nin komutasına vermiştir. Ilginç atamalardan birisi de baba ile oğulun binbaşı rütbesi ile aynı yerde görevlendirilmesi olmuştur. Cengiz aşçısı Ongur’a kendi boy mesuplarını toplamak için binbaşı rütbesi vermiş ve bütün ordu içinde levazımdan sorumlu yetkili kişi olarak atamıştır. Kerayitler ile savaşırken üçüncü oğlu Ögedey okla boynundan yaralandıktan sonra onun hayatını kurtaran Boronhul’a dokuz defa cezaden kurtulma hakkı vermiştir. Kendisini Tayçiutlardan kurtaran Sorhan-şira ve oğulları kendisinden Merkitlerin Selenga boylarındakiarazilerinin vergiden muaf olarak kendilerine verilmesini talep etmişler ve Cengiz Han’da “araziyi istediğiniz gibi kullanın. Neslinize okluk taşımak ve benimle sofra arkadaşlığı yapmak hakkını veriyorum” diyerek ödüllendirmiştir.Böylece Cengiz han kendisi ile bu yolda yürüyen herkese karşılığını fazlası ile vermiş ve bundan sonra yeni muhafız birliğinin teşkil edilmesi için çalışmalara başlamıştır. Yeni muhafız tümenine komutanların çocukları ile birliklerindeki yakın ve seçme adamlarını alarak eski Moğol geleneğini devam ettirmiştir. Böyleceeskiden olduğu gibi komutanların en yakınlarını rehin almış oluyordu. Komutanların herhangi bir ihanetinde bu rehineleri bir koz olarak kullanabilecekti. Cengiz’in emri ile çeşitli birlikerden toplanan kuvvetler ile sekiz gündüz muhafız birliği ile iki gece birliği yani toplam on binkişilik bir tümen meydana getirilmiştir. Cengiz bunların sıkı bir eğitimden geçirilmesini emretmiş ve kendisi de en ince teferruatına kadar düşünerek bunların görevleri ile diğer hususlar ile ilgili talimat hazırlamıştır. Bu talimatlara göre Cengiz Han Moğol yaşam düzenini değiştirmek, büyük bir otorite ve güç tesis etmek ve bunu da kurallar koyarak ve bunları uygulayarak gerçekleştirmek istemiştir.
Cengiz Han çevresindeki orman halkları ile göçebeleri tamamen kendi hâkimiyet altına almadan, daha uzak zengin ülkelere sefere çıkmasının sakıncalı olacağını düşünmüş ve kurultay biter bitmez Kubilay Noyan’ı Türk soyundan gelen Karlukların üzerine göndermiştir. Karluk Hanı Arslan Han, Cengiz’in kuvvetlerinin karşısında duramayacağını anlayınca teslim olmuş ve bu harekti de Cengiz’in takdirini kazanmıştır. Ona kendi kızını vermiş ve böylece akrabalık tesis etmiştir. Bundan sonra da Karluklar ile karşı karşıya gelinmemiştir. Aşağı- yukarı bugünkü Çin’in batısında Doğu Türkistan bölgesinde yaşayan Uygurlar da Türk soyundan olup, bu dönemde şehir, kasaba ve köylerde yaşayorlar, bozkırlılardan çok daha medeni ve kültürlü bir durumda bulunuyorlardır. Bunların arasında Maniehist ve Budist dinine inananlarrda bulunuyordu. Kendilerine ait bir yazıları vardı ama askeri yönden çok önemli bir güce sahip değillerdi Naymanlar, Tangutlar ve Kara-Hitay devletleri arasında sıkışıp kalmışlardır. Cengiz’in komutanlarından Cebe, Nayman hanı Guculuk’u ortadan kaldırınca Uygurlar da Cengiz hana boyun eğmek zorunda kalmışlardır. Uygurların lideri İdikut, Cengiz Han’a elçiler göndererek “Cengiz Han’ın adı ve şöhret bize sevinç getirdi. Cengiz Han bana ne emreder? Altın kuşağından bir artık iplik, al elbisesinden bir artık parçayı bana lütfeder mi? Senin beşinci oğlun olarak, bütün gücümü sana vermek isterim” demiştir. Bu sözler Cengiz’i oldukça fazla memnun etmiş ve “Ben ona kızımı vermek ve kendime beşinci oğul yapmak isterim. İdikut altın, gümüş, büyük ve küçük inciler, ipekli kumaşlar ile buraya geslin” diye cevap yollamıştır. Uygur hanı bu kadarı ile kurtulduğuna sevinerek, istenilenlerle beraber Cengiz’in yanına gelmiş ve Cengiz’de kızlarından birini ona vermiştir. Böylece bir akrabalık kurulmuştur. Cengiz Han’ın Uygurların hâkimiyetine girmesine sevinmesinin asıl sebebi ilk defa yerleşik bir topluluğu kendi hâkimiyetine almasıdır. O, bundan sonraki planlarını gerçekleştirmek için yalnız güç kullanmanın yeterli olmayacağını, yerleşik medeniyetler ile maücadele etmesi için onları yakından tanıması gerekli olduğunu çok iyi biliyordu.Uygurlar arasında çok fazla eğitimli insan vardı ve bunlardan biri de Naymanlara danışmanlık yapmış olan Ta-ta-tunga adlı vezirdi. Cengiz hemen onu dört oğlunu eğitmesi için görevlendirmiştir. Ayrıca kendi yazı gelenekleri olmadığı için Uygur kâtiplerini ve Uyguryazı dilini kendi bürokrasisnde kullanmaya başlamıştır.1207 yılında büyük oğlu Cuci’yi sağ cenah ordusu ile orman halklarına göndermiştir ki burada o sıralar Oyradlar yaşıyorlardı. OnbiOyrad’ta herhangi bir direniş göstermeden Cuci’ye teslim olmuştur.Oyrad ları takiben Ongut, Buryat, Urstun, Tuba gibi kavimler de tâbi olduklarını bildirmişlerdir. Bundan sonra Cuci’nin ordusu Yenisey boyundaki Türk olan Kırgızlara yönelmiştir. Kırgız komutanlar Cuci’nin huzuruna çıkarak çeşitli hediyeler verip tâbi olduklarını bildirmişlerdir. Bundan sonra etraftaki diğer orman halkları da kendi istekleri ile Cengiz’in hâkimiyetini kabul ettiklerini bildirmişlerdir. Cuci Kırgızların tümen ve binlik komutanları ile orman halklarının komutanlarını yanına alarak babasının yanına dönmüştür. Bu o zamana kadar ki belki de en büyük zaferdi çünkü tek bir kişinin kanı bile dökülmeden kazanılmıştı. Cuci burada diplomatik kabiliyet ile iyi bir taktik sergilemiştir. CengizHan, onbin adamı ile kendisine tabi olan Oyrad ların lideri Huduha’nın oğullarında İnalçi’ye kendi kızını verirken, kardeşi Torelçi’ye Cuci’nin kızını vermiştir. Cengiz Han, Cuci’nin bu başarısından çok memnun kalmış ve şu sözler ile onu gururlandırmıştır:“Oğullarımın en büyüğü olan sen, evden ilk defa ayrılmış olmana rağmen iyi iş becerdin, yabancı ülkelerde ne insan ne de hayvan kaybetmeden orman halklarını kendimize tâbi kılarak büyük bir başarı ile döndün. Bu halkları sana hediye ediyorum”.
Cengiz Han bundan sonra kendisine hâlâ tâbi olmamış Tumat halkına karşı Boroul noyanı göndermiş ancak Boroul, Tumat askerleri tarafından pusuya düşürülerek öldürülmüştür. Onunla birlikte gönderilen Horçi noyan ile Oyradlı Huduha da esir edilmişlerdir. Bunun üzerine Cengiz Han bizzat kendisi sefere çıkmıştır. Ancak ordusunu harekete geçirmeden önce Tumat karakollarına “Cengiz’in ordusu geliyor” şeklinde yalan haber yollamıştır. Ordusunu doğal yoldan değil de, mandaların geçtiği patikalardan geçirip, yol üzerindeki ağaçları kestirerek Tumat halkının toplu olarak yaşadığı dağa ani bir baskın düzenlemiştir. İntikam için 100 Tumat öldürülmüş ve ganimetler paylaşılmıştır. Annesine onbin adamı, büyük oğlu Cuci’ye dokuz bin, ortanca oğlu Çağatay’a sekizbin, üçüncü oğlu Ögedey’e beş bin ve küçük oğlu Tuluy’a dört bin adamı hediye etmiştir. Küçük kardeşi Kasar ile üvey kardeşi Belgutay’a da ganimetten pay vermiştir.Bozkır geleneğinden gelen Cengiz Han da diğer Moğollar gibi Şaman adetleri ile büyüdüğünden şaman veya kam denilen kâhinlerin söylediklerinden çok etkilenir ve onlara fal baktırırdı. Şamanların aynı zamanda hastalıkları iyileştiren yönleri de vardı. Cengiz en çok onların kehanetleri ile ilgilenmiştir ki bu şamanlar arasında en fazla saygı duyduğu Kökçü idi.Cengiz, han seçilirken onun lehine bir hayli kehanette bulunarak birçok boy yöneticisinin oyunu da etkilemiştir. O yüzden de Cengizin nazarında ayrı bir yeri vardı. Kökçü, Munglik adlı birisinin oğlu idi. Onun Cengiz’in katında saygınlığı arttıkça babasının ve kardeşlerinin de etkileri artmıştır. Birgün kardeşleri Cengiz’in küçük kardeşi Kasar’ı bir yerde sıkıştırıp dövmüşlerdir. Kasar hırsından hemen ağabeyinin yanına giderek olanları anlatmış ama Cengiz çok ilgilenmediği gibi onu terslemiştir. Bu da onun gururunadokunmuş ve üç gün ortadan kaybolmuştur. Tam bu sırada Kökçü, Cengiz Hanın yanına giderek “Mengü Tanrı bana emrini bildirirken, bazen devleti Temuçin bazen de Kasar idare etsin”diyor. Eğer Kasar’dan önce davranmazsan, sana herhangi bir teminat veremem” demiştir.Kökçü’nün bu sözlerinden çok etkilenen Cengiz hemen kardeşini aramaya gitmiştir. Annesi de olanları duyunca arkalarından gitmiş ve Cengiz’i, Kasar’i bağlayarak sorguya çekmeye hazılanırken bulmuştur. Annesi kızgın bir şekilde yanlarına gelerek Kasar’ı çözmüş ve her iki göğsünü de dışarı çıkararak “Görüyor musunuz? Bunlar sizin emdiğiniz memeler. Kasar ne yaptı ki? Temuçin sen bu memelerin bir tanesini boşaltabiliyordun. Haiçun ve Otçigin ise bunun bir tanesini bile boşaltamıyorlardı. Hâlbuki Kasar her iki mememi de boşaltarak beni rahatlatırdı. Bu yüzden Temuçin akıl yönünden, Kasar ise beden yönünden güçlü oldunuz. Şimdi Kasar’ı düşmanları yendi diye mi kıskanıyorsun”. Bunun üzerine Cengiz “Seni kızdırdığım için korktum ve utandım geri dönelim” demiştir. Ancak Temuçin’in Kasar ile ilgili şüpheleri bitmemiş ve Kasar’ın adamlarının çoğunu kendi emrine alarak ona ancak bindört yüz adam bırakmıştır.
Moğolların Gizli Tarihinde Kökçü ve kardeşlerinin bu olaydan sonra, dokuz dil zümresi ile bahsedilen değişik boylardan oluşan ve henüz Cengiz’e biat etmeyen toplulukları kendi etraflarına toplamaya başladıklarından bahsedilmektedir. Otgçigin’in bazı adamları da onlara katılmışlardır. Bunun üzerine Otçigin elçi göndererek adamlarını geri istemiştir. Ancak Kökçü elçiye hakaret ederek onu yaya olarak geri göndermiştir. Bunun üzerine Otçigin bizzat kendisi Kökçü’nün yanına gitmiş ise de o da kötü muameleden kurtulamamıştır. Kökçü’nün bu şekilde hareket etmesinin sebebi Cengiz’i kardeşleri ile birbirine düşürmek istemesinden
kaynaklanmıştır. Otçigin aşağılanmayı kaldıramamış ve gözyaşları içerisinde Cengiz’in çadırına giderek durumu anlatmıştır. Hanımı Börte onun ağlamasından çok etkilenmiş ve gözyaşlarını tutamayarak Cengize “Bundan önce Kasar’ı dövmüşlerdi, şimdi de Otçigin’i diz çökmeye mecbur etmişler. Bunlar senin kardeşlerini yok edecekler. Senin kardeşlerini yok ederlerse bir gün sen de ölürsün henüz büyümekte olan üç-dört yavruma devleti bırakırlar mı?” demiş ve o zaman Cengiz işin vahametini anlamıştır. Otçigin’e Kökçe buraya geldiğinde ona istediğini yapmana izin veriyorum” demiştir. Fazla vakit kaybetmeden Kökçü babası ve altı kardeşi ile Cengiz Han’ın huzuruna gelmiştir. Otçigin güreş bahanesi ile Kökçü’yü çadırına yönlendirmiş ve orada bekleyen üç adamına bel kemiğini kırdırarak onu öldürtmüştür. Otçigin içeri girerek “benimle güreşmiyor yerde atıyor” deyince babası ile kardeşleri durumu anlamışlardır. Cengiz bu olaydan kendisine alması gereken dersi çıkarmış ve bir daha şamanların sözlerine çok itibar etmemiştir.
Kaynak;
Prof. Dr. Muâlla Uydu Yücel
Herkes gibiyim ama hiç kimse gibi değilim (Lale)

lale_zar

Profesyonel

  • "lale_zar" bir kadın
  • Konuyu başlatan "lale_zar"

Mesajlar: 1,830

Kayıt tarihi: Aug 12th 2015

Konum: allaturkaa

  • Özel mesaj gönder

16

Tuesday, 6.10.2015, 22:14

Cengiz Han’ın Liderlik İlkeleri

Cengiz Han’ın hayatına, aldığı kararlara ve uyguladığı icraatlara baktığımızda hayata bakışı konusunda bazı ipuçlarına sahip olabiliyoruz. Ona göre hayatın anahtarı güç olmuştur. Gücü elde etmek, korumak, arttırmak işin her şeyi yapmış bu güç de onu Cengiz Han yapmıştır. Gücü elde ederek tam bir lider vasfını kazanmıştır. Liderlik vasfını kazanmasını sağlayan ve bu vasfı muhafaza etmesi için bağlı kaldığı ilkeler şunlar olmuştur.

1)Sadakat ve Dürüstlüğü Ödüllendirme:

Münasebette bulunduğu insanlara cömert davranmayı ihmal etmemiş, aldığı kararlarda ve bunları uygularken yanında yer alanları, cesaret ve sadakat ile hizmet edenleri, statü ve mevkileri ne olursa olsun hem mükâfatlandırmış hem de onurlandırmıştır.
2)Güven:
Cengiz iyi bir yöneticinin emri altındakilere güven vermesi gerektiğini çok iyi bilmiş ve bu güveni tesis etmek için de hediye yöntemini hiç tercih etmemiştir.
3)Aile İlişkileri ve Miras:
Aile fertleri arasında sevgi ve saygının oluşması için disiplinden ayrılmamış ve kendisinden sonra devleti yönetecek olanın belirlenmesini sağlayarak, ölümünden sonra kardeşler arasındaki taht kavgalarını önlemiştir.
4)Disiplin ve Kurallar:
Cengiz kaynakların ifadesi ile demirden bir disiplin geliştirmiş ve bunu bütün kış boyunca çıktığı sürek avlarında denemiştir. Cengiz yöneticilerinin ne kadar bilgili, zeki olsalar da kurallar olmadan çok iyi idare edemeyeceğini anlaşmış ve otoritesini yazılı hale getirerek uygulanmasını sağlamıştır.
5)Kalıcı Yönetim:
Hâkimiyet altına aldığı her coğrafyada kalıcı olmaya çalışmış bu yüzden de idarecileri merkezden atarken yerlilere de yardımcı olarak görev vermiştir.
6)Fedakârlık, Risk ve Sabır:
Çok zor şartlarda yetişmesi pek çok şeyden fegat etmesini, sabır göstermesini karar alırken de bütün yönleri ile ölçüp biçerek almasını sağlamış ve bunu hayatının sonuna kadar uygulamıştır.
7)Zaaf:Başta din olmak üzere her türlü zaafın etkisine kapılarak yabancılarınyönlendirmesine karşı koymak istememiş ve kendisini bu anlamda şartlandırmıştır.
8 )Duygusal Kontrol:
Duygularına ve özellikle öfkesine hâkim olmuş, kendisini kontrol edebilmiştir.
9)Acımasızlık:
Kendi menfaati söz konusu olduğunda en yakınını dahi harcamaktan kaçınmamış ve gereken cezayı vermiştir.
10)İşbirliği ve Uzlaşmacı Politika İzleyenlerin Değerini Verme:
Hâkimiyet altına almak istediği şehir ve kalelerin halkının işbirliği yapmasını ödüllendirmiş ve onlara dokunmamıştır.
11)Propaganda:
Cengiz bilerek veya bilmeden modern çağın propaganda aracını kullanmıştır. Düşmanın mor alini bozmak, onların direncini kırmak için özel casuslar göndermiştir.

12)Motivasyon:
Askerlerini daima gerek sözleri gerekse elde ettikleri ganimetleri dağıtarak motive etmiş ve daha güçlü savaşmalarını sağlamıştır.

13)Bilgi ve Enformasyon:
Gittiği her yer hakkında bulunduğu durum hakkında önceden bilgi almıştır. Bilgiyi ya o yerin halkında ya gönderdiği casuslardan ya da gelip giden din adamı ve tüccarlardan elde etmiştir.
14)Rakibini Değerlendirme:
İyi bir yönetici olarak rakibini kendi saflarına katmaya çalışmış ve onun meziyetlerinden faydalanmak istemiştir.

15)Yönetme Kabiliyeti:
Gerek kendi halkına gerekse hâkimiyeti altında yaşayan halkları en iyi şekilde yönetmek istemiş ve bu yüzden ele geçirdiği ülkelerin yönetim sistemlerini kendi yönetim anlayışına en uygun hale getirmiştir.

16)Sadelik:
Gençliğinde yaşadığı sıkıntıları hiçbir zaman unutmamış, basit ve sade bir hayat sürdürmeyi tercih ederken,Lükse itibar etmemiş, göçebelik geleneklerini sürdürmüştür. Hayatı boyunca sert bir mizaca sahip olmuş yumuşamamıştır.
17) Özdenetim:
İyi bir yönetici olduğunu öfkesini kontrol ederek göstermiş ve karşında bulunanları dinlemeyi tercih etmiştir ki bu özelliği ona sonrada çok şeyler kazandırmıştır.

18 )Yeteneklilere Fırsat Vermek:

Cengiz öyle bir yönetim anlayışında idi ki ona göre bir çoban general, bir düşman danışman olabilirdi. Kendisine hizmet eden Moğollar ne kadar cömert davranmışsa Moğol olmayanlara da aynı davranışı sergilemiştir. Bu davranış yabancıların Cengiz’in hizmetinde çalışmayı istemelerini sağlamıştır.

19)Düşmana Acımamak:

Cengiz kendisine bağlı olmayanlara ya da karşısında yer alanlara karşı son derece merhametsiz davranmıştır. Sadakatsizliği ortaya çıkan kişi akrabası dahi olsa ölümle cezalandırmıştır. Yapılan iyiliği unutmadığı gibi yapılan hakareti veya ihaneti de hiç unutmamıştır.

20)Korku Yaymak:

Hâkimiyetini yaymak için kendisine karşı direnen halklara ağır zulüm yapmıştır. Bu zulüm dilden dile söylene söylene imparatorluğun dışındaki topraklara da ulaşmış ve insanlar onun yapacaklarında korkarak ya önünden kaçarak başka topraklara gitmişler ya da idaresini kabul etmek zorunda kalmışlardır. Bu yüzden Cengiz Han imparatorluğuna Zulüm ve Korku İmparatorluğu da diyebiliriz.

21)Yeni Yönetim Tarzlarına Açık Olma:

Cengiz her türlü yeniliğe açık olmuştur. Ele geçirdiği ülkelerin yönetim sistemlerini alıp uygulayabilmiştir. Yazının, bürokrasinin, işleri yönetmek için memur ve uzmanların, siyasi danışmanların gereğine inanmıştır. Aslında başarısının altında yatan en önemli sebeplerden biri de bu uyum kabiliyetine sahip olması olmuştur
22)Kuvvet ve Kudretinin Kaynağını Tanrı’da Arama:

Cengiz dünyaya belli bir görevi başarmak için geldiğine ve bu görevi başarırken de Tanrı’nın ona yardım ve deste vereceğine inanmıştır. Bu yüzden de yaptığı bütün faaliyetlerine manevi olarak hazırlanmıştır
.
Kendisin kadar etrafındakilerin de aynı manevi duygu ve düşünce içerisinde olmasını istemiştir. Bu yüzden de bütün inançlara saygılı olmuş, onların arasında ayırım yapmamıştır
Kaynak;Prof. Dr. Muâlla Uydu Yücel
Herkes gibiyim ama hiç kimse gibi değilim (Lale)

lale_zar

Profesyonel

  • "lale_zar" bir kadın
  • Konuyu başlatan "lale_zar"

Mesajlar: 1,830

Kayıt tarihi: Aug 12th 2015

Konum: allaturkaa

  • Özel mesaj gönder

17

Monday, 23.11.2015, 04:03


Algu Han

Çağatay Hanlığını 1261 tarihinden vefatı olan 1266 tarihine kadar yöneten Moğol hükümdarıdır. Çağatay Han'ın ikinci büyük oğlu olan Baydar'ın oğludur.
1261 senesinde ki Moğol iç savaşı esnasında Arık Büke muvaffak olarak Moğol İmparatorluğu tahtına oturdu ve başlangıçta destekçisi olan Algu Moğolistan'dan harekete geçerek Seyhun nehrine kadar olan mıntıkayı eline geçirerek Çağatay Hanlığı tahtına oturdu. Algu ayrıca kardeşi Kubilay'a destek olmak isteyen İlhanlı Devleti kurucusu Hülagü Han'ın Moğolistan topraklarına ulaşıp, Kubilay'a destek verilmesini de önlemiş oldu. Tahtan indirilen Mübarek Şah ile annesi Ergene (Organa) Hatun ise Moğolistan'a sürgüne gönderildi. Tahtını bu şekilde sağlama alan Algu Çağatay Hanlığını Moğolistan'dan bağımsız olarak hareket ettirmek gayesi ile Arık Büke ile Kubilay arasında yer alan taht kavgasında taraf değiştirerek Kubilay tarafına geçti. Ayrıca bağımsızlığının göstergesi olarak daha önce Moğol İmparatorluğu görevlilerince toplanan vergileri artık Çağatay Hanlığı adına toplamaya başladı. Aslında Algu'nun böyle davranmasında ki esas sebep Arık Büke ile Kubilay arasında süren iç savaş sırasında ekonomik olarak dar boğaza giren Arık Büke'nin, Çağatay Hanlığı üzerinde baskı yaparak alınan harç ve vergileri artırma yoluna gitmesidir. Kubilay'dan yana tavır koyan Algu ilk olarak kendi ülkesinde bulunan Arık Büke taraftarlarını katlettirdi. 1262 senesinin sonlarına doğru cereyan eden bu hadiseler silsilesi ile Kubilay imparator olma yolunda çok büyük bir destekçiyi elde etmeyi başardı. Arık Büke açısından kötü olan ise artık iki cephede birden mücadele edecek olmasıydı. Algu ise ilk başlarda eski müttefiğine karşı bazı başarılar elde ettiancak bu başarıları sürekli olamadığı için giderek güç kaybettti ve devletinin en önemli şehirlerinden biri olan Semerkand'ı Arık Büke güçlerine kaptırma tehlikesi ile karşı karşıya geldi. Maveraünnehir topraklarına giren ve Algu'ya karşı oldukça öfkeli olan Arık Büke kitlesel katliam olaylarına girişti. Algu'nun iyice yıprandığı kanaatine varınca öfkesi giderek yatıştı ve bu sefer kendisine karşı oluşturulan bu cepheden kurtulmak için diplomatik faaliyetlere başladı. Bu esnada Altınorda tahtında bulunan ve hanedanın en yaşlı üyesi olan Berke Han ise Kubilay'a karşı Arık Büke'nin yanında yer almıştı. Algu üzerine yürüyen Altınorda ordusu Çağatay ordusunu mağlubiyete uğrattı. Bu saldırı neticesi toprak kaybına uğrayan Çağatay Hanlığı başta Harezm bölgesi olmak üzere Aral gölünün doğusunda bulunan topraklarını ve Otrar şehrini Altınorda Hanlığına kaptırdı.
1263 senesinde Arık Büke'nin elinde esir olan Ergene Hatun azat edilerek, Çağatay Hanlığının başşehri olan Almalık'a diplomatik faaliyetlerde bulunması maksadıyla Arık Büke tarafından gönderildi. Ancak önceliğini Semerkand ve çevresinin muhafazasına veren Algu Han Ergene Hatun'u Semerkand'da karşıladı ve Ergene Hatun ile izdivaç ederek bir nevi Arık Büke'ye olumlu yanıt vermiş oldu. Ergene hatun'un bu izdivaç ile tekrar Çağatay tahtında etkin olması ile en yakın adamlarından Mesut Yalavaç mali işleri koordine etme vazifesi ile görevlendirildi ve bu atama Çağatay Hanlığı namına ekonomik olarak çok büyük katkı sağladı. 1264 senesinde Kubilay Han'ın muvaffak olması üzerine Kubilay Han'ın karşısına bu sefer Ögeday'ın torunlarından Kaydu saltanat hakkının kendisinde olduğunu iddia ederek dikildi ve Algu Han, Kaydu karşısında oluşturulan ittifakta yer alarak Kaydu'yu Batı Türkistan topraklarından uzaklaştırdı. Doğu sınırlarını güvence altına alan Algu Han eski bir hesabı görmek üzere bu sefer Berke Han'ın başında bulunduğu Altınorda cephesine yüklendi ve kısa sürede
başarılar elde etti. Çağataylıların bu başarıları üzerine Altınorda Devleti, Çağatay Hanlığından daha önce aldığı Harezm topraklarını ve Otrar şehrini Çağataylılara kaptırdı. Algu Han kısa bir süre sonra Mart 1266 tarihinde vefat etti ve yerine selefi ve üvey evladı olan Mübarek Şah ikinci kez Çağatay Hanlığı tahtına oturdu.

Yararlanılan Kaynaklar:
1. Histoire de la Mongolie, des origines à nos jours, par László Lőrincz Publié par Akadémiai Kiadó, 1984 (ISBN 9630533812 et ISBN 9789630533812)
2. Timurlular Bozkırdan Cennet Bahçesine 1360-1506 , Hayrunnisa Alan, Ötüken Neşriyat, Kasım 2007, ISBN: 9789754376555
3. René Grousset, L’empire des steppes, Attila, Gengis-Khan, Tamerlan, Payot, 1938, Paris 1965, 669 pp.
Herkes gibiyim ama hiç kimse gibi değilim (Lale)

lale_zar

Profesyonel

  • "lale_zar" bir kadın
  • Konuyu başlatan "lale_zar"

Mesajlar: 1,830

Kayıt tarihi: Aug 12th 2015

Konum: allaturkaa

  • Özel mesaj gönder

18

Friday, 8.01.2016, 23:15

Barak Han (1266-1271)
Çağatay Han’ın oğullarından Cengiz Han’ın en kıymetli torunu Mu-Tekin’in torunu ve
Yisun-Tuva’nın oğludur. Yisun-Tuva 1251 yılında Mengü Kağan’ın seçimine muhalefet ve
suikast hareketine katıldığı için idam edildiğinden oğlu Karakurum’da terbiye edilmek üzere
bırakılmıştır. Kubilay Kağan 1264 yılında kardeşi Arık Böke’yi bertaraf ettikten sonra
Algu’nun ölümü üzerine boşalan Çağataylı tahtına Mübarek-Şah’ın kendiliğinden oturmasını
hoş görmeyerek onun yerine Barak Han’ı Çağatay ulusuna han tayin etmiştir. Arık Böke ile
Kubilay’ın kağanlık için mücadelesi sırasında Ögedey Kağan’ın İmil ırmağı havzasında
oturan torunu Kaydu Han, Ögedey ulusunu tekrar canlandırmıştır. Barak, ulusuna ulaştıktan
sonra kısa zamanda duruma hâkim olmuş ve hatta Mübarek-Şah’ı dahi maiyyetine alarak onu
Av Emiri, yani Barsçılığına tayin etmiştir. Barak Han, Kaydu Han ile İlhanlı hükümdarı
Abaka Han’a hatta Kubilay Kağan’a karşı dahi Çağatay ulusunu müdafaa mecburiyetinde
kalmıştır. Hanlığının ilk yılında Kubilay Kağan’ın, Çağatay ülkesine Moğultay ismindeki
kumandanıyla gönderdiği orduyu mağlup etmiştir. Ancak Ögedey ulusunun başındaki Kaydu
Han ile yaptığı muharebelerde son muharebeyi kaybederek Semerkant yakınlarına çekilmek
mecburiyetinde kalmıştır. 1269’da Talas yakınında müşterek bir kurultay toplanmış, Ögedey
ve Çağatay sülâlelerinin mensupları, kumandanları bir araya gelmişlerdir. Vassaf’ın nakline
göre bu kurultay 1268 yazında Semerkant yakınlarındaki Katvan ovasında olmuştur. 1269
kurultayı Barak Han’ın Kaydu Han’a tâbiliği kabul ettiği kurultay olarak görülmektedir. Yani
Barak, Kubilay Kağan’ı değil, Kaydu Han’ı kağan gibi kabul etmiştir. Dolayısıyla şehirlerin
idarecisi Mesut Yalavaç ise bundan sonra topladığı vergileri kağanlığa değil, Kaydu Han’a
göndermiştir.
Ayrıca Barak Han, Doğu Türkistan’ın ana bölümünü Kaydu Han’a vermiş, 1270
yılında, Barak Han’ın ordusunda Kaydu Han’ın Kıpçak-Oğul ve Çapat emrinde gönderdiği
birliklerden başka Çağataylı şehzadelerden Ahmet Börü, Nikbay-Oğul, Taligu ve Mübarek-
Şah da kendi birlikleri ile yer almışlardır. Bu ordu iki kol halinde Ceyhun ırmağını geçmişler,
ilk ordu Tirmiz yakınından geçerek Bedehşan, Talkan, Şıbırgan üzerinden ilerlerken, diğer
kol da Amuy yakınından Ceyhun’u geçerek Merv, Mervcik bölge ve şehirlerini ele
geçirmiştir. Abaka Han’ın gönderdiği kuvvetleri burada mağlup eden Barak Han, Nişabur’u
da zaptetmiştir. Barak Han 1270 yılında gerçekleşen ikinci muharebede Abaka Han’a mağlıp
olmuş ve Ceyhun’un kuzeyine çekilmiştir. Ertesi yıl İlhanlı kuvvetleri Ceyhun’u geçerek
Çağatay ülkesine girmişler ve Barak Han’ı çok güç durumda bırakmışlardır. Kaydu Han bu
yaşananlardan sonra amcazedesi Barak Han’a yardımcı olabilmek için Maveraünnehir’e
girmiştir. Bu kuvvetlerin gelişini öğrenen İlhanlı hükümdarı Abaka’nın kuvvetleri süratle
Ceyhun’un güneyine çekilmişlerdir. Barak Han, bu hadise sırasında vefat etmiştir. Barak
Han’ın ölmeden bir yıl önce İslamiyet’i kabul ederek Sultan Gıyaseddin unvanını aldığı
kaynaklarda geçen bilgiler arasındadır.
Herkes gibiyim ama hiç kimse gibi değilim (Lale)

lale_zar

Profesyonel

  • "lale_zar" bir kadın
  • Konuyu başlatan "lale_zar"

Mesajlar: 1,830

Kayıt tarihi: Aug 12th 2015

Konum: allaturkaa

  • Özel mesaj gönder

19

Thursday, 4.02.2016, 13:07


Cengiz Han ve Mirasçıları - Büyük Moğol İmparatorluğu

Büyük Moğol İmparatorluğu, 13. ve 14. yüzyıllardaki altın çağında Pasifik Okyanusu'ndan Orta Avrupa'ya kadar yayılırken, ilişkiye geçtiği her kültür ve topluluk üstünde de kalıcı izler bıraktı. Moğollar yalnızca çok iyi askerler değildi; ele geçirdikleri toprakları ve egemenlikleri altındaki insanları da son derece iyi yönetiyorlardı. Yetkin bir yönetim modeli, ticaretin teşvik edilmesi, ileri bir haberleşme ve ulaşım sistemiyle yaygın bir kültürel ve dinsel hoşgörü, "Moğol Barışı" olgusunun önemli yapıtaşlarıydı. Bütün bunların sonucunda Asya'yla Avrupa arasında başlayan ticari ürün, düşünce ve kültür ürünleri değişimi, 16. yüzyıla kadar sürüp gidecekti.
Herkes gibiyim ama hiç kimse gibi değilim (Lale)

lale_zar

Profesyonel

  • "lale_zar" bir kadın
  • Konuyu başlatan "lale_zar"

Mesajlar: 1,830

Kayıt tarihi: Aug 12th 2015

Konum: allaturkaa

  • Özel mesaj gönder

20

Sunday, 21.02.2016, 23:35

Anadolu’da Moğol İstilası ne zaman başlamıştır? Kösedağ Savaşı ve Anadolu’da Fiilî Moğol Hakimiyeti

Yaklaşan Moğol tehlikesinin farkında olan Alaaddin Keykubad, Erzurum ve çevre şehirlerin surlarını tahkim etmiştir. 1232 ve 1235’te Moğollarla Selçuklular arasında elçilik heyetleri gidip gelmiş ve Alaaddin Keykubad Moğollara tabi olmayı kabul etmiştir. Yerine veliaht olarak Rükneddin Kılıçarslan’ı tayin eden Alaaddin Keykubad, bu atamadan kısa bir süre sonra yediği av etinden zehirlenerek 31 Mayıs 1237’de vefat etmiştir. Bunun üzerine devlet adamları II. Gıyaseddin Keyhüsrev’i tahta çıkarmışlardır. Bu da sultana bir suikast tertiplendiğini ortaya koymaktadır.

Bu dönemde 1240’da Baba İshak tarafından çıkarılan, yaklaşık bir buçuk yıl süren ve Erzurum’da Moğollar’a karşı tutulan doğu ordusunun geri çağrılması ile Selçuklu ordusundaki Frenk askerleri tarafından bastırılabilen Babai isyanı Selçukluların zayıflamasına ve Moğolların da bu zayıflığı görmesine sebep olmuştur. Cesaret edip Anadolu’ya saldıramayan Azerbaycan’daki Moğollar, devletin dışarıdan göründüğü kadar güçlü olmadığını görmüşlerdir.

1241’de Moğolların İran istilasını yürütmek için Baycu Noyan tayin edilmiştir. Noyan, Anadolu’yu Moğollara bağlayarak büyük Han’ın nazarında itibar kazanmak istemiştir. Bu amaçla 1242’de Erzurum’u kuşatarak ele geçirmiş ve şehir halkını kılıçtan geçirmiştir. Bu olay üzerine 1243 ilkbaharında Kayseri’de toplanan Türkiye Selçuklu ordusu önce Sivas’a ardından Sivas-Erzincan arasındaki Kösedağ mevkiine intikal etmiştir. Özellikle tecrübesiz komutanların Moğollar üzerine hücum edilmesi yönündeki telkinleri üzerine savaş Selçuklu kuvvetlerinin saldırısıyla başlamıştır. Hatta bu komutanların: “Bugün Tanrı Moğolların yanında olsa bile onları yeneriz.” diyerek kibirlendiklerini yazmaktadırlar. Fakat 30 veya 40.000 kişilik Moğol ordusuna karşı 80.000 kişilik Selçuklu ordusu bu ilk taarruzda 20.000’e yakın kayıp vererek dağılmıştır. Ordu dağılınca Selçuklu sultanı II. Gıyaseddin Keyhüsrev geri çekilmiştir.(1 Temmuz 1243)
Herkes gibiyim ama hiç kimse gibi değilim (Lale)